KAHVENİN TARİHİ

Efendim, web sitemize buyurmuşken bir Kahve alırmıydınız? 

Hazırlayan: İbrahim Elibal

Kahve derken, hemen fal aklimiza gelir.

Ama Kahve nereden geliyor, nezaman Türkiyeye geldiğini ve kültür açısından hangi etkinlikleri burakdığını öğreneceğiz.

Kahvenin anavatanı, Afrika kıtasında Etiyopya’nın güneyinde adı Kaffa olan bir yerdir. 

Ortaçağın geç dönemlerinde, kahve ağacı Arabistan’a getirilmiş ve kahve tarımı ilk kez burada geliştirilmiştir. Kahvenin (daha doğrusu kahvenin içilmesinin) bulunması üstüne farklı görüşler ileri sürülmüştür. Keçilerin yedikten sonra ele avuca sığmaz bir hal almalarıyla farkedilen bu bitkiyi keşfetme şerefi Araplar tarafından keçi çobanlarına verilirken, Avrupalılar Habeşistan manastırlarındaki misyoner papazlara vermeyi yeg tutmaktadırlar. Oysa bölgede yaşayan yerliler tarafından farkedilmiş olması akla daha uygun olacaktır; ya da bu şeref keçilere aittir demek…

Arabistan bölgesinde bir içecek olarak yaygınlık kazandıktan sonra, Mekke’ye hacı olmak için gelen müslümanlar aracılığıyla kahve, Mısır, Hindistan, Endonezya ve Anadolu gibi bölgelere yayılmıştır. Arap yarımadasından sonraki ilk durağı Mısır, daha sonra ise Osmanlı başkenti olan Istanbul olmuş; burada ilk kahvehaneler 16. yüzyılda açılmıştır.

Kahve, çıkan dedikodular nedeniyle ilk yasakla burada karşılaşmış; Kanunî Sultan Süleyman’ın yasağına rağmen içilmesi yarı açık yarı gizli sürmüştür. Sonunda devlet kahveden yüklü bir gümrük vergisi alacagını anladıgında da yasak kaldırılmıştır.

Avrupa’nın kahve ile ilk tanışması Osmanlılar aracılığıyla olmuştur. Ilk kez IV. Mehmet’in bir elçisi tarafından 1664’de Paris’e götürülmüş ve XIV. Louis’nin sarayında içilmiştir. O dönemin Avrupalı tıp uzmanları kahveyi zararlı bir içecek olarak değerlendirip yasakladılar. Böylece kahve ikinci bir yasakla karşılaşmıştı; fakat Güneş Kral’ın içtigi bir şeyi içmemek hiç olur muydu! Olmadı da… O tarihlerde henüz yaygınlık kazanmamış olan kahve, Fransız sarayı ve soylularının ayrıcalıklı bir içecegi konumundaydı.

Bu ayrıcalıklı durum 1683 yılına dek sürmüştür. Osmanlılar’ın Viyana kuşatmasını sona erdirdikleri dönemde, burada ilk kahvehane açıldı. Kahvehanenin sahibi ise, Viyana’da yaşayan Koltschitzky ya da Kolszyeky adında bir Polonyalıydı. Bu kişi, bir sava göre, gizli bir görevle kuşatma sırasında Osmanlı askerlerinin arasına karışmış; orada görüp beğendiği ve dönüşünde de gizlice yanında getirdiği bir kaç çuval kahve ile bu kahvehaneyi açmıştır.

Diğer bir görüş ise, Osmanlılar’ın geri dönüşleri sırasında ağır olan bir çok yükü, bu arada oldukça büyük miktardaki kahveyi de orada bırakmaları sonucunda, bu Polonyalı elegeçirerek Avrupa’nın ilk kahvehanesini açmış oldu. Viyana’da açılan, Avrupa’nın ilk kahvehanesi ünvanını elde eden bu yerin adı Mavi Şişe idi.

Venedikliler aynı dönemde deniz yoluyla kahveyi Istanbul’dan Italya’ya, daha sonra da Marsilya ve Ingiltere’ye kadar ulaştırdılar. Böylece kahve bütün Avrupa’ya yayılmış oldu. Büyük kentlerin hepsinde kahvehaneler açılmaya başlandı. Bu konuda Londra, Paris’e bile öncülük etti. Almanya’da ilk kahvehane Leipzig kentinde Kahve Ağacı adıyla açıldı. Hollanda’nın Haag kentinde aynı zamanda yazar olan Van Effen tarafından bir kahvehane açılmasıyla birlikte, kahvenin edebiyatla tanışıklığı başladı.

Kahve fidanı, çok nazlı ve bakım isteyen bir bitkidir. Sürekli sıcağı olan bir iklim ister, ama aşırı güneşten hoşlanmaz; yaylaların serin iklimini beğenir, ama rüzgara dayanamaz; nemli havada çabuk gelişse de, çok nemli bir ortamda çabucak mahvolur. Yanı başında, kendisini hem güneşten, hem de rüzgardan koruyacak koca ağaçlar olmasını ister. (Cava adasında bu ağaçlara Kahve Anası denmektedir.)

Kahve ile tanışan Avrupa, bu içeceğe olan ilgiyi görünce, kahve üretmek ve Arapların tekelini ele geçirmek için 17. yüzyılın sonlarına doğru kahve ekimine girişir. Bu girişimi ilk kez Hollandalılar Cava’da denerler. Uzun bir zaman sonra ilk plantasyonlar oluşturulur. 1700 yılında Cava’dan gönderilen bir tek kahve fidanı, Amsterdam Botanik Bahçesi’ne dikilir.

Işte bu fidan, ileride bazı ulusların kaderlerini bile etkileyecek olan kahvenin ilki onuruna sahip olacaktır. Gerçekten de Hollandalılar bu fidanın bir çubuğunu Guyana’ya gönderirler. Diğer bir çubuğunu da Fransız kralı XIV. Louis’ye hediye ederler. O da derhal Fransız Guyanası’na gönderir. Bu yolla gittikçe üreyen kahve, oradan da Güney Amerika’ya geçer. 1789 Fransız Devrimi sonrasında “”Eşitlik, Özgürlük, Kardeşlik”” sloganıyla hareket eden Haiti yerlilerinin elinden kurtulmak için kaçan bölgedeki kahve üreticileri, beraberlerinde kahve fidanlarıyla Brezilya’ya geçerler ve burada kahve ekimini yaygınlaştırırlar.

Daha sonra kahve ekimi Meksika, Guatemala, Kolombiya, Venezuela gibi Orta ve Güney Amerika ülkelerine yayılarak, ileride bu ülkelerin başlıca ürünü olma özelliğine kavuşur. Öyleki, dünya üretiminin % 80-90’ını gerçekleştiren bu bölgede, başta Brezilya olmak üzere belli dönemlerde (1900 ve 1929’da) fazla ürün nedeniyle kahve fiyatlarının düşmesi sonucunda, bu ülkelerde ekonomik kriz baş göstermiştir.

Aynı dönemde Cava Adası, Asya’nın kahve üretim merkeziydi. Buradan Ingilizler aracılığıyla Endonezya’nın diğer adalarına, Hindistan’a ve Seylan’a getirilerek ekimi denendiyse de iklim, zararlı böcekler ve diğer bir rakip olan çay nedeniyle buralarda fazla bir gelişme olmadı. Daha sonraki yıllarda Amerikalılar Filipin Adaları’nda, Portekizliler de Timor Adaları’nda kahveciliği geliştirmeye çalıştılar.

Aynı yöndeki çalışmalar Afrika’nın doğusunda Angola’da ve Madakaskar Adası’nda sürdü. Narin bir bitki olduğunu belirttiğimiz kahve, gittiği yerlerde belirli bir iklim koşulu ararken, aynı zamanda kendisi de doğasından belli bir ödün vermekte; her dikildiği bölgede farklı koku ve cinste ürün vermektedir. Bugün iyi olarak tanımlanabilen kahve cinsi ya Guatemala kahvesidir ya da Brezilya ve Cava kahvelerinin karışımıdır. Orijinal Arap kahvesi içmek için Arabistan veya Yemen’e gitmek gerekmektedir.

1 Cevap
  1. 25 Şubat 2011

Yorumunuzu Yazınız

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir