Zamanüstü Muhteşem Yolculuk – İSRÂ ve Mİ’RÂC

Zamanüstü Muhteşem Yolculuk

İSRÂ ve Mİ’RÂC

 

İsrâ olayı, hicretten 18 ay önce, Recep ayının 27’inci gecesinde meydana gelmiştir. Bu olay iki aşamalıdır. Birincisi Hz. Muhammed’in (fizik vücudunun)
Mekke’den Kudüs’teki «Beyt’ul-Makdis»’e metafizik bir ilâhî sistemle uçurulması olayıdır ki İsrâ hadisesi budur. İkinci aşaması ise O’nun Beyt’ul-Makdis’ten
«Sidre’tul-Muntehâ» denilen yücelere yükseltilmesi olayıdır. Buna da «Mi’râc» denilmiştir.

 Ulemâ cumhuruna göre bu her iki olay da fiilen cereyan etmiş
ve yaşanmıştır. Nitekim Hz. İsâ Mesih’in göklere «urucu» da Peygamberimizin miracına benzemektedir. Fakat hadise özel yönü ile metafiziktir; aynen «vahy»
gibi akıl üstü bir fenomendir. Yani insan aklıyla açıklanabilecek bir olay değildir. Bütün peygamberlerin yaşamında bu fenomenlerin yeri vardır. Mucizeler
hep böyledir. Mu’tezilîler (Rasyonalist Müslümanlar) eğer bu konuda bir türlü ikna olamamışlarsa bu sorun, onların çok güvendikleri akıl denen araçla bizzat
kendi kendilerine engel çıkarmalarından doğmuştur!İlginçtir ki Mi’râc tabiri, İsrâ’dan daha baskın bir etki yaprak dünya müslümanları tarafından tarih boyunca önemsenmiş, işlenmiş ve tartışılmıştır. Bu
olayın her yıldönümünde mü’minler birbirlerini kutlamışlardır. Dolayısıyla İslâm Dünyasında bir İsrâ ve Mi’râc kültürü oluşmuştur. Bu sayededir ki bütün
mü’minler günümüzde, Filistin’de cereyan eden olayları ayrı bir gözle izleyebilmektedirler.

İslâm, sınırsız kültür zenginliklerine sahiptir. Bunların temel kaynağı ise Kur’ân-ı Kerîm ve Rasulullâh (s)’ın Sünneti’dir. İslâm’ın bu manevi servetlerinden
biri de hiç kuşkusuz İsrâ ve Miraçtır. Bin beş yüz yıl önce cereyan etmiş bu olağanüstü hadisenin yankılarıyla oluşan kültür birikimi, yüzyıllar boyu mü’min
kuşaklara önemli mesajlar taşımıştır. Bu çok yönlü mesajlar, kuşatıcı ve evrensel özellikler taşır. Onun için bunlar, dünyada cereyan eden birçok hadise
üzerinde mü’minleri derinden düşündürmüştür ve bundan sonra da düşündürecektir. İsrâ, Mirac, Küdüs ve Mescid-i Aksa, işte bu kültürün silinmez sembolleri
olarak her mü’mini bugüne kadar meşgul ettiği gibi bundan sonra da meşgul edecektir. Hatta diyebiliriz ki bu ilgi, bundan sonra daha çok artacaktır.

Mirac hadisesi, bir mucize olarak belki sıradan insanların değil, fakat alimlerin muhakeme gücünü zorlamıştır. Onun için tarih boyunca ilim erbabı bu olay
üzerinde çok farklı düşünceler ortaya koymuşlardır. Biz bu konudaki ihtilâfları bir tarafa koymak durumundayız. Bu noktada yine ilim erbabı kendi aralarında
isterlerse tartışsınlar. Fakat Sünnete ve Cemaate uyan en geniş kitle olarak biz, bu olaydan ilhamlar ve mesajlar alarak günümüzün birçok sorunu üzerine
ciddiyetle eğilmeliyiz.

Hiç şüphesiz, İsrâ olayı, Hz. Peygamber (s)’in ikinci büyük mucizesidir. Onun en büyük mucizesi Kur’an-ı Kerim’dir. Onun için Allah Teâlâ tarafından kâinatın
eşsiz rehberi olarak Hz. Muhammd (s)’e indirilmiş olan Kur’an-ı Kerim bu büyük mucizeyi de (Miraçla birlikte) kuşatmaktadır. Dolayısıyla gerek İsrâ, gerekse
Miraç olayını (çeşitli tezlere göre değil), sırf Kur’an-ı Kerim çerçevesinde algılama duyarlılığını göstermek gerekir. Fakat bunu şimdilik bir prensip
tavsiyesi ötesinde derinleştirmenin anlamlı olamayacağını vurgulamakta da yarar vardır!

İsrâ hadisesi, Hz. Muhammed (s)’in bütün peygamberlerden farklı olan evrensel misyonunu çok çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Bu nokta her mü’mini yakından
ilgilendirmektedir. Çünkü böyle bir peygamberin ümmetinden biri olmak, bu misyona yaraşır biçimde düşünmeyi ve yaşamayı gerektirmektedir. Ve çünkü bin
beş yüz yıl önce bir gece yarısı Hz. Muhammd (s)’in yaşadığı bu akıl üstü olay, -günümüzün uzaya açılım faaliyetlerini izleyen- insan tarafından daha kolay
anlaşılabilir. Bugünün baş döndürücü uzay teknolojisi ve dünya aşırı açılımları, İsrâ hadisesini insanoğlunun aklına biraz daha yaklaştırabilmiştir. Bu
nokta her mü’mini derinden düşündürmelidir. Fakat, hiçbir zaman hiçbir teknolojinin böyle bir olayı bütün ihtişamıyla bir insana yaşatamayacağını da aklından
çıkarmamalıdır.

“Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermemiz için, bir gece Mescidu’l-Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescidu’l-Aksâ’ya Yürüten’in şânı pek
yücedir; şüphesiz O duyandır, görendir”
1,
diyen Allah Teâlâ, Zât-ı ilâhiyesine özgü kemâl ve kudreti bu âyet-i kerimede anlatırken aynı zamanda Hz. Muhammed (s)’in evrensel misyonunu da özetlemektedir.
Her şeyden önce Allah Teâlâ’nın bu muhteşem davetine muhatap olan Hz. Muhammed (s), tariflere sığmaz ilâhî bir iltifata mazhar olmuş, kâinâtın Yüce Yaratıcısı
ve Rabb’i tarafından onurlandırılmıştır.

İnsanlık tarihinde yeni bir sayfa açan bu müthiş olay üzerinde müslümanların şimdiye kadar evrensel boyutlarda düşünmeye zaman ve imkân bulduklarını ileri
sürmek biraz zor gözükmektedir. Çünkü doğrusunu söylemek gerekirse, Emevi yönetimiyle birlikte çöküş trendine giren dünya müslümanları, bugüne kadar felaketlerden
gözlerini açamamışlardır. Evet günümüze kadar tarihe yazdıkları «fetihler, zaferler, kahramanlıklar, açılımlar, icatlar ve buluşlar…» (her asırda küçük
bir azınlık hariç), İslâm’ı sırf Kur’ânî çerçeve içinde anlayamama felaketinden müslümanları koruyamamıştır! Onun içindir ki bugün Mi’râc kavramı, yüz
milyonların nazarında sadece bir kandil gecesidir, kutsal bir gecedir… Hepsi o kadar!

Oysa İsrâ ve Mi’râc, Allah-kul ilişkisinin en görkemli tablosunu insanlığa sunarken, maddi ve manevi yüz binlerce fethin, kansız ve kavgasız zaferlerin,
zamana sığmayacak açılımların ve yükselişlerin müjdesini vermekte, yolunu göstermektedir. Çünkü İsrâ, saniyelere bile sığmamış evrensel bir uçuştur. Mi’râc,
âdetâ zamanı ötelemiş bir yükseliştir. Bu iki müthiş hadise, kim bilir bize neler anlatmak istemektedir!

Şunu hemen söylemek gerekir ki, İsrâ ve Mi’râc’daki sırların tamamını, Allah Teâlâ’dan ve Hz. Peygamber (s)’den başka birinin de anlamış olabileceğini tahmin
etmek güçtür. Bu olayı bir yönüyle, tıpkı Kur’ân-ı Kerim’deki yirmi dokuz sûrenin başında bulunan şifrelere benzetebiliriz. Bu şifreler hâlâ çözülmüş değildir
ve belki de hiçbir zaman çözülmeyecektir. İsrâ ve Mi’râc olayının da böyle bir yanı vardır.

Onun için müslümanlar, Hz. Peygamber'(s)’in, çok farklı misyonunu, üstün mevkiini ve özel algılama gücünü yakalayabilecek bir niyet ve çaba ile değil, sadece
kendi sınırlı kapasitelerine göre, İsrâ ve Mi’râc’tan ne anlaşılması gerekiyorsa onu kavramaya çalışmalıdırlar. Çünkü bu olayı bizzat yaşamış olan Hz.
Peygamber (s)’in o sıradaki izlenimleri ile başka birinin bu hadiseyi algılaması ve değerlendirmesi arasında tahminlere bile sığmayan uçurumlar vardır.
Onun için bu farkı kapatmaya çalışmak beyhude bir çaba olur ve vahdet-i vücutçuların uğradığı hüsran gibi bir felaketle sonuçlanabilir!

Hiç şüphe yok ki İsrâ ve Mi’râc, yepyeni bir ruhun, yapıcı ve berrak bir anlayışın, temiz ve yüce bir ahlâkın, tükenmez manevi güçlerin, geleceğe umut dolu
bakışların ve başarılarla süren mutlu bir yaşamın kaynağı olarak bize çok şey anlatmak istemektedir. Ancak bu mesajları almanın bir ön koşulu vardır; o
da Hz. Muhammed(s)’in (peygamber olarak) müstesnâ mevkiine gereğince saygı göstermektir. Bilgisiz ve taklitçi kalabalıklar şöyle dursun, ilmi birikimine,
geniş kültürüne, muhakeme kudretine, keskin mantığına ve parlak edebi gücüne güvenen bazı mistik filozoflar, bu mevkie karşı saygılı olma basiretini gösterememişlerdir.
Çarpıcı ve havalı anlatım üslupları sayesinde canlandırdıkları mistik alemlerin hayâlî dekoruyla milyonlarca insanın aklını çelmişlerdir. Bu suretle, bulandırılan
zihinlerin içinde birçok kimseye insanüstü sıfatlar verilerek ve bu insanlara rengârenk kanatlar takılarak, sanal alemlerin ufuklarında uçurulmuşlardır!
Müslüman kişinin, İsrâ ve Mi’râc olayını Kur’ân’ın kılavuzluğunda anlayabilmesi ve bu hadiseden dersler çıkarabilmesi için önce hidayet çizgisi üzerindeki
yürüyüşüne çok dikkat etmelidir. Öncelikle taklitçilikten sakınmalıdır. Temiz, bağımsız ve özgür bir vicdana sahip olmalıdır. Filozofların ve mistik rûhânilerin
değil, gerçek İslâm âlimlerinin denetim ve öncülüğünde, Kur’anın zengin kaynaklarından beslenerek sahip olacağı bilgi ve kültür birikimi, zühd. Takvâ ve
azimet sayesinde Mü’min kişi ancak ahlâkî ve imâni bir yükseliş gösterebilir. Ve nihayet bu doğrultuda kazanacağı basiretle onun hayata ve kâinata bakış
açısı genişleyebilir.

İsrâ ve Mi’râc, her mü’min için, hakikate, doğruya, iyiye ve güzele doğru yürüyüşün ve yükselişin işaretleridir. Mü’min kişi, önce yakın çevresinde ve kendi
dünyası içinde bu yolculuğa çıkacak ve bu tırmanışa geçecektir. Hayatın yamuk yollarını terk etmekle, çıkmazlarını ve engellerini aşmakla ancak bunun ilk
aşamasını gerçekleştirebilir. Hz. Peygamber (s)’in, belki saniyeler zarfında yaşadığı ancak asırlara sığmayan bu iki müthiş olay, hayat boyu bitmeyecek
bir eğitim, öğrenim, arınma ve faziletlerle donanma yarışında her mü’min için tükenmez bir esin kaynağıdır. Mü’minin, içinde bulunduğu şartlara göre İsrâ
ve Mi’rac ona yeni ilhamlar vererek yükselişini sağlar. Yeter ki o, bu iki muazzam olayın, (Allah ile kul arasındaki bağ söz konusu olduğu zaman) neler
ifade ettiğini biraz idrak edebilsin.

Ebedi mutluluk yolculuğuna başlayan samimi bir mü’minin, karşısına çıkacak her engeli aşmak için İsrâ ve Mi’râc, asla unutulmaması gereken kutlu bir paroladır.
Mü’min bu parola sayesinde kilitli kapıları açabilecek, tehlikeli geçitleri ve sarp engelleri aşabilecektir. Bu engeller; tembellik, kıskançlık, karamsarlık,
taklitçilik, teslimiyetçilik, hainlik, samimiyetsizlik, umursamazlık, bencillik, nankörlük, kurnazlık, tutarsızlık, kaypaklık, ve ikiyüzlülük gibi zor
sayılabilecek çeşitli şekillerde mü’min kişinin karşısına çıkabilir. Mü’min insan, bunlardan kurtulabildikçe ancak yükselme olanağını bulacaktır. Mü’minin
miracına karşı o kadar çok engel vardır ki İslâm âlimleri tarih boyunca hep bu engellere karşı sık sık uyarılarda bulunmuşlardır.

Bütün kötülükleri ve çirkinlikleri «esfel» temsil eder. Esfel ise aşağı demektir. Bütün iyilikleri ve güzellikleri de «A’lâ» temsil eder. A’lâ ise yukarı
demektir. Mü’minin gözü hep A’lâ’da olmalıdır. Çünkü İsrâ ve Mi’râc ruhu bunu gerektirmektedir. Ve çünkü Mi’râc, hem yalın sözlük anlamda, hem de Hz. Peygamber
(s)’in Yüce Sidretu’l-Muntehâ makamına yaptığı o kutlu yolculuğun adı olarak esfelden A’la’ya yükseliş demektir. Dolayısıyla Mü’min kişi, hem maddî, hem
manevi alanda her bakımdan sürekli bir yükseliş içinde olmalıdır. Bütün günahlar, kusurlar, Allah Teâlâ’nın yasakladığı söz ve davranışlar, Hz. Peygamber
(s)’in mekruh gördüğü şeyler esfeldir ve esfeldedir. Bütün hayırlı ameller ve yapıcı faaliyetler, Allah Teâlâ’nın farz ve vacip olarak bütün emirleri ve
Hz. Peygamber (s)’in bütün sünnetleri A’lâdır ve A’lâdadır. Şu halde mü’min kişi, kendi miracını hayatındaki esfelden A’lâya doğru yapacağı tırmanışla
yaşayacaktır. İşte İsrâ ve Mi’râc ruhu özetle budur.

Bu ruha sahip olamayanlar, hiçbir zaman evrenselliğin ne ifade ettiğini anlayamazlar ve tabiatıyla İslâm’ın evrensel cephesini de hiçbir zaman keşfedemezler.
Onlar için İslâm herhangi bir din gibidir; sırf mabet ve mezarlık arası bir seremoniler güzergâhıdır, bir teselliler dünyasıdır. Bu ruha sahip olamayanlar
için namaz bir mi’rac değil, her gün defalarca eğilip kalkmaktan ibaret bir spordur ya da bir çiledir. Onun için namazdan haz alamazlar. İsrâ ve Mi’râc
ruhunu bir yaşam ilkesi olarak benimseyemeyenler, «iman kardeşliği»nin ne ifade ettiğini de bilemezler. Onlar için bir Mü’min, herhangi bir kimseden farksızdır.
Mü’minin acısını ve sevincini, başkalarının acısından ve sevincinden farklı duygularla algılama asaletini gösteremezler. Bu yüzden de Siyonistlerin, İslâm’a
ve İslâm dünyasına karşı, (kendi aralarında dayanışmak suretiyle) giriştikleri ezeli savaşı bir türlü göremezler. Bu savaşı, dünyada cereyan etmiş ve edecek
olan bütün savaşlardan ayıran özellikleri anlayamazlar! Kutlu İsrâ yolculuğunun birinci durağı olan Küdüs ve civarında işlenen cinayetlerin hiç biriyle
ilgilenmezler, bu kutsal topraklarda akıtılan kanların söndürülen ocakların farkında bile olmazlar!

İşte bu derece paslanmış kalplerin, kararmış vicdanların ve bozulmuş kişiliklerin yaygınlaştığı «İslâm Dünyası»’nda İsra ve mirac ruhunun yeniden ihyası
şarttır. Bu ruhun yeniden canlandırılması için her mü’min büyük bir sorumluluk taşımaktadır. Filistin’de yaşanan soykırımlar ve cinayetler karşısında sadece
oturup ağıt yakmak, olsa olsa bu sorumluluğu anlayamamanın ancak zavallılığını gözler önüne serebilir. Başka hiçbir yararı yoktur. Aksine bu sorumluluğu
anlamsızlaştırmak bakımından zararı bile vardır. Hz. Muhammed Mustafa (s)’nın başkanlığında, Evrensel Peygamberler kongresine ev sahipliği yapmış İsrâ
ve Mi’râc toprakları siyonist zalimlerin işgali altındayken dünyada hiçbir mü’min, yatağında rahat uyumamalıdır. Bu mukaddes ve tertemiz alanın tümü Yahudi
haramilerden tamamen temizleninceye kadar hiçbir mü’min bir lokmayı bile zevkle çiğneyip yutmamalı, insanlığından ve kalbindeki imandan utanmalıdır. İsra
ve mirac ruhu bunu gerektirmektedir.

Bu münasebetle, Hz. Peygamber (s)’in yeryüzünden (iki aşamada) yücelere yaptığı o kutlu yolculuğun (bilindiği kadarıyla) bazı sırlarına bakmakta yarar vardır;

Biraz önce de ifade edildiği üzere Hz. Muhammed (s), bu yolculuğa, hicretten 18 ay önce, Recep ayının 27’inci gecesinde çıkarıldı. Bu, çok önemli bir ilâhî
davetti. Yolculuğun birinci aşamasına bakıldığında bu olayın cereyan ettiği zaman ve mekân, insan aklını fazlasıyla meşgul eden özellikler taşımaktadır.
Örneğin, Mekke ile Kudüs arasında gece yarısı yapılan ve mahiyeti insan aklıyla algılanamayan ve açıklanamayan bu olay sırasında geçen zaman hakkındaki
çeşitli tahminler, on beş dakika ile iki saat arasında değişmektedir. Oysa bu iki kent arasındaki mesafe, bin kilometreden fazladır!

Keza, Allah Teâlâ’nın yeryüzündeki son elçisi olarak Hz. Muhammed (s), ilk vahyi aldığı günden başlayarak insanlara ilâhi mesajları on iki yıl boyunca iletmeye
çalışmış ve yorulmuştu. Çünkü çok ağır tepkilerle karşılaşmış, çok eziyetler çekmişti. Bizzat kendisi çeşitli saldırılara uğradığı gibi, dâvâ arkadaşlarına
da işkenceler yapılmış, bazıları Onun gözünün önünde bu işkenceler altında kıvranmış ve daha sonra şehit olmuşlardı. Bunlar yetmiyormuş gibi Mekke halkı
Ona ve bütün dâvâ arkadaşlarına karşı genel boykot ilân etmiş, onları ölüme terk etmişlerdi. Bu korkunç perişanlık, açlık ve mahrumiyet sürerken Hz. Peygamber
(s) hem Amcası ve koruyucusu olan Ebu Tâlib’i, hem de hanımı Hz. Hatice(r)’yi kaybetmişti. Birbirini izleyen bu acı olayların etkisi altında Hz. Muhammed
(s), ağır bir stres altındaydı. Bütün bunlardan sonra Yüce Rabb’inden davet alarak İsrâ yolculuğuna çıkması, Onu tarifi imkansız bir sevince boğmuş, teselli
etmişti.

İşte yücelere yapılan bu muazzam ve kutsal yolculuktan sonradır ki tarihin akışını değiştirecek yeni bir muazzam yolculuğun hazırlığı başladı. On sekiz
ay sonra başlayacak olan bu yolculuğun adı Hicret olacaktı. Bu hicret öyle bir yolculuk olacaktı ki hiçbir zaman bitmeyecek, kıyamet kopuncaya kadar devam
edecekti. Bu ilgiyle hatırlatmak lâzımdır ki İsrâ, Mi’rac, ve hicret; iyiye, doğruya, güzele, yaralı ve yapıcı tüm hedeflere doğru yapılan yolculuklarda
daima ilham kaynağı olmuşlardır, bundan sonra da olacaklardır.

Bilindiği üzere Mü’minler, Mescidu’l-Harâm’dan önce Mescidu’l-Aksâ’ya dönerek namaz kılarlardı. Yani Müslümanların kıblegâhı, önceleri Mescidu’l-Aksâ idi.
Bu durum, hicretten sonra on sekiz ay kadar bir süre daha devam etmiştir. Ancak bu zaman kesiti boyunca, Hz. Peygamber (s), bir arayış ve özlem duygusu
içerisinde namazlarda sık sık yüzünü göklere doğrulturdu. Bu anlamlı ve duygu yüklü davranış, yeni bir kıble arayışıydı. Bunun üzerine çok geçmeden Bakara
Sûresi’nin yüz kırk dördüncü âyet-i Kerimesi indi. Bu âyette Allah Teâlâ elçisine şu müjdeyi veriyordu; «(Ey Muhammed!) Biz senin, yüzünü göğe doğru çevirip
durmakta olduğunu (yücelerden haber beklediğini) görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun edecek bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescidu’l-Haram yönüne
çevir. (Ey mü’minler!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o yöne çeviriniz. Şüphe yok ki, Ehl-i kitâb, onun Rablerinden gelen gerçek olduğunu
çok iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir». Bu müjde Hz. Peygamber (s)’i oldukça sevindirmiş, haberin yayılmasıyla birlikte
mü’minler bir bayram havası yaşamışlardır.

Bu hadise dolayısıyla, bir kez daha İsrâ ve Mi’râc yolculuğunun en önemli durağı olan Mescidu’l-Aksâ üzerinde dikkatler yoğunlaşmalıdır. Çünkü kıblenin
değişmesiyle birlikte dünyanın en mukaddes ve en meşhur mekânlarından biri olan Beytu’l-Makdis’in, müslümanlar için önemini yitirdiğini sananlar olabilir.
Bu ise büyük bir yanılgıdır. Olabilecek böyle bir hatalı değerlendirmenin farkına varabilmek, ya da önüne geçebilmek için, vahiy ile başlayan ve Hz. Peygamber
(s)’in vefatıyla sona eren tarihi sürecin, önce kronolojisini çok iyi bilmek gerekir. Sadece yirmi üç yıl gibi çok kısa bir zaman alan bu süreç, aslında
insanlık tarihinin bütün sırlarını içermektedir. Bu sırlardan biri de Mescidu’l-Harâm ile Mescidu’l-Aksâ arasındaki ilgi ve ilişkidir. Bu bağ o kadar çok
güçlüdür ki onun işaretleri bütün vahiyler boyunca zincirleme olarak aktarılmıştır. Nitekim Tevrat’ın Tekwin Sûresinde iki kez Fârân çölünden söz edilmektedir
ki Mekke’yi çevreleyen engebelerin adı Fârân Tepeleri’dir. Özellikle Tevrat’ın yirmi birinci babında Hz. İbrahim’in, hanımı Hz. Hâcer’i Fârân çölü’ne nasıl
bıraktığı ve Hz. İsmail’in orada nasıl yetişip bir toplum meydana getirdiği anlatılmaktadır.
2

Peygamberlerin çoğu, (tamamen fizik ve fiilî surette, bizzat olmasa bile) İsrâ hadisesinde olduğu gibi kısmen fizik, kısmen de metafizik olarak Mescidu’l-Harâm
ile Mescidu’l-Aksâ’yı birbirine rapteden manevi bağın birer kutlu halkası olmuşlardır. Bu bağlamda onlardan her birinin neler yaşadığını ve bu iki mukaddes
mekânda ve aralarındaki mesafe boyunca neler yaptıklarını tespit etmek elbette ki güçtür. Fakat Hz. Muhammed (s), daha önce gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin
bu iki kutsal mekân arasında üstlendikleri görevlerin tamamını üstlenmek suretiyle bu uzun ve meçhul tarihi adeta baştan sona restore etmiştir. Onun için
«Hâtemu’l-Enbiyâ» olarak O, aynı zamanda bütün peygamberleri temsil etmektedir. Ona inen Kur’ân-ı Kerim de bütün gelmiş geçmiş vahiyleri özetlemektedir.

Onun için, İsrâ ve Mi’râc yolculuğu, (binlerce peygamberin misyonunu üstlenen, aynı zamanda onlara inen bütün vahiylerin özetini insanlık âlemine sunan
ve kıyamet kopuncaya kadar da bu sıfatı kişiliğinde koruyan) Hz. Muhammed’e ve Ümmetine ait muhteşem bir şeref simgesidir. Bunun idrakinde olan her mü’min
insan, bir şükür nişânesi olarak bu muhteşem yolculuğun verdiği mesajları çok iyi algılamaya ve gereklerini yapmaya bütün gayretiyle çalışmalıdır. 

Ferit AYDIN

1
 İsrâ Sûresi, âyet/1

2
 Bkz. Tevrat, Bap 14. âyet/6; Bap 21. Tamamı.

Yorumunuzu Yazınız

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir