Otoriter sistemdeki EĞİTSEL BİLİNÇ – KALITSAL BİLİNÇ çatışmasının şu üç alanda çok zararlı etkileri olmaktadır

Otoriter sistemdeki EĞİTSEL BİLİNÇ – KALITSAL BİLİNÇ çatışmasının şu üç alanda çok zararlı etkileri olmaktadır:

 

 

Liderliğe Dayalı Toplumsal Yönetimlerde Kalkınma Neden Yavaş Olmak Zorundadır?

 

 

Her bir insanın, hücrelerinin genlerindeki bilgilere göre, doğa dünyadaki değişim dönüşümleri algılamak ve onlara uygun bir davranış belirlemek amacıyla,
aralarında kurulan bağlantı derecesine göre oluşturabildikleri ortaklık düzeyinde bir değeri vardır. Bu nedenle ufku dar bir hücreler şirketiyle, ufku
geniş bir hücreler şirketinin değeri çok farklıdır.

 İnsanların bu doğuş değeri, sonraki eğitimle bir ikinci değer kazanımına veya kaybına kavuşur: Çok
iyi bir eğitim görerek (pozitif bilgilerle donanarak), yeteneğine uygun bir iş veya meslek dalına ulaşanlar, bu konuda çok başarılı olup, toplumsal hayata
çok büyük katkılar sağlarlarken, eğitimsiz kalıp, veya “negatif bilgilerle” donatılıp, toplumsal hayata zarar veren insanlar, tam bir tezat oluştururlar.Liderlik – Efendilik mutlak riayet gerektirirler, yani otoriter olmak zorundadırlar; mutlak riayet ise, dogmatik kurallar, dogmatik bilgiler gerektirir.
Dolayısıyla bu sistemlerde dogmatik bilgi ve kuralların bulunması kaçınılmazdır.

Dogmatik bilgiler içeren otoriter sistemlerin bir çok zararı vardır. En önemlisi “hayatın temel özelliği olan aktif davranışa ve bireylerin kendi duyu organlarına
dayanarak kendilerine has bir düşünce ve davranış sistemi oluşturmalarına” engel olmasıdır!  Otoriter sistem pasif davranışlı bireyler ister; bu ise canlılık
özelliğinin sınırlandırılması anlamına gelir; çünkü canlı ile cansız arasındaki temel fark, canlıların çevrelerindeki olup-bitenleri, değişim-dönüşümleri
bizzat algılayıp, onlara göre kendilerini ayarlaması, gerektiğinde yapısal özelliklerini değiştirmesi, aktif davranış göstermesi gerekir. İşte otoriter
sistemlerin en genel zararı bu olsa gerek: Hayatı sınırlamak, gelişmesini engellemeye çalışmak! Dogmatik-Otoriter sistemler, toplumsal hayatta karşılaşılan
tüm sorunların ana kaynağıdır, çünkü:

Toplum: “Farklı alanlarda uzmanlaşarak daha verimli iş üreten insanların, hizmet ürünlerini karşılıklı bağımlılık içerisinde, birbirleriyle takas etme ve
bir kişiyle yapılması mümkün olmayan daha büyük işleri ortaklaşa yapabilme sistemi”, yani, “iş ve meslek sahipleri arası, karşılıklı bağımlılık ilişkilerine
dayalı bir ortaklık sistemidir!” İnsanlara “hedef” olarak bu gösterilirse, beyinlerdeki hücreler buna uygun bir düşünce ve davranış sitemi geliştirirler.
Her birey, işini en iyi şekilde yapmaya çalışarak, başkalarından alacağı hizmetlerle takas etmeye odaklanmıştır. Herkesin en iyi işi yaptığı bir yerde,
her şey yolunda gider ve eni iyi şekilde olur, çünkü toplumsal birimlerin tepesinde “lider” değil, koordinatör, planlayıcı, proje hazırlayıcısı, vs. gibi
özel uzmanlar bulunur ve bunlar da, toplumsal sistemde, diğer hizmet dalları gibi, kendilerine düşen görevi yapmakla yükümlüdürler. Dolayısıyla toplumlarda
kurtarıcı aranmaz, iyi koordinatör, iyi halkla ilişkiler uzmanı, iyi dünyayla ilişkiler uzmanı, vs. aranır.  

Halbuki otoriter sistemlerde toplum böyle kabul edilmemiştir.

Tam tersine: Eskiden efendi-uşak (veya köle), daha sonraları ise, amir-memur ilişkileri çerçevesinde, alttakilerin üstekilere hizmet vermesine dayalı bir
toplumsal hayat sistemi olarak görülür. Dolayısıyla bağımlılık yönü karşılıklı değil, tek taraflıdır: Alttakiler üsttekilere bağlıdır! Bu sistemde insanlara
gösterilen hedef, yukarıdan aşağı doğru oluşturulan bu bürokratik çark içerisinde, hep bir yukarıdaki makama tırmanmaktır! Hedef bu olunca, hücreler de
buna uygun bir işletim sistemi oluştururlar ve bir üst makama ulaşmak için, ne gerekiyorsa yaparlar. Kimisi çete oluşturarak, kimisi para veya başka tür
servet kazanarak, kimisi şantaj-tehdit-vs. yöntemlerle, kimisi yağcılıkla, kimisi parti, kulüp, vs. gibi sistemler vasıtasıyla, bir üst düzeye ulaşmaya
çalışarak, vs., vs. toplumsal hayatta etkili olmayı hedeflerler. Sonuç ise günümüz dünyasındaki görülen toplumsal sorunlar yumağıdır.

İnsanlık toplumsallaşma sistemini, yaklaşık on bin yıl önceleri 3-5 meslekle başlatmış (tarım, hayvancılık, el-sanatları); her yeni bilimsel keşiften sonra
bu meslek sayıları gittikçe artmış, ve bu oranda toplumsal yaşam standardı yükselmiş ve günümüzde de artmaya devam etmektedir. Bu nedenle bir toplumun
yaşam standardı kabaca şu faktörlerin bir sonucu olmaktadır:

Toplumun Yaşam Standardı = Toplumdaki Meslek Sayısı (çarpı=x) Bireylerin Mesleklerindeki Uzmanlaşma Derecesi (x) Meslekler Arası Koordinasyon ve Karşılıklı
Bağımlılık Oranı (bölü=/) İşsiz-Mesleksiz Birey Sayısı.

Padişahlık-krallık gibi mutlak otoriter sistemlerden, liderlerin görüşlerine göre yönlendirilen partili (?demokratik?) sistemlere geçişte, değişen tek şey,
“kral adayları” sayısının artması ve “krallık sürelerinin sınırlandırılması” olmuştur. İş ve meslek sahibi olmayı hedefleyerek, bu yönleriyle toplumsal
hayat sistemine ortak olma fikri ve prensibi halka hala aşılanmadığından, “devlet” hala liderlerden sorulan ve onların sahip olmaya çalıştıkları bir sistem
olarak kalmış, dolayısıyla halk o oranda hala kendisini devlete (topluma) yabancı hisseder durumda tutulmuştur. Liderli (otoriter) sistemlerde halk pasif
ve itaatkar olmak zorunda olduğundan, “liderlerin” tutumuna bağlı olarak, basit sempatizanlıktan, canlı-bombalara kadar değişen bir spektrumda taraftar
kitleleri oluşmakta ve günlük hayatımız bunlar arasındaki kargaşalarla geçmeye devam etmektedir.

Liderli (otoriter) sistemlerde toplum tek bir kişiden sorulur. Bu kişinin, kendisine ne kadar yardımcı tutarsa tutsun, toplumun tüm sorunlarını çözüp, onlar
arasında tam bir denge oluşturması olanaksızdır. Hep bir taraf mağdur, bir taraf avantajlı durumdadır. Bu durum, bir piramidin “tepesi” üzerinde tutulmaya
çalışılmasına benzer, çünkü asla sürekli bir denge sağlanamaz. Toplumda oluşan huzursuzluğu ört-bas etmek , veya insanların dikkatini dağıtmak için, çeşitli
dikkat dağıtıcı sistemler oluşturulmuştur: Çeşitli oyunlar, eğlenceler, bayramlar, savaşlar, vs.. Toplumda huzursuzluk hat safhaya ulaşınca bunlardan biri
veya birkaçı devreye sokulur; hatta bu tür dikkat dağıtıcı-sistemlerin bazıları sürekli hale getirilerek insanların dikkati ana sorunlardan uzaklaştırılmaya
çalışılır. (Batı Avrupada’ki bir ülkeyi otuz yıldan fazla bir süre katı bir diktatörlükle yönetmeyi başaran bir lidere bu işi nasıl başardığı sorulduğunda
verdiği cevap şu olmuştur: 3F ile! 3F= Futbol, Fiesta (eğlence), Fete (bayram)! Bu durumun geri kalmış tüm toplumlarda hala çok yaygın ve etkilidir; hatta
halk genelinde öylesine yaygındır ki, halk artık ciddi konularla hiç ilgilenmemekte, ciddi yayınlar yapmaya çalışan TV veya gazeteler, müşteri bulamamaktadır!
Halkı etkileyici-yönlendirici yazılı veya görsel “medya” dediğimiz TV, radyo, gazete programları ve içerikleri, eğlence, oyun, sohbet, liderlerin ne dedikleri,
dünyada kimlerin kimlere ne kötülükler yaptığı, vs. ağırlıklıdır; halkın kendi sorunlarına kendisinin sahip çıkmasını öğütleyen hiçbir program yoktur!
İşte tüm bu nedenlerle, liderli (otoriter) sistemli toplumlarda hayat hükümet değişiklikleri ve lider arayışları içinde geçer. Biri yıkılır, diğeri kurulur.
Doğal sistemde toplum, iş ve meslek sahiplerinin oluşturdukları bir ortaklıktır.  Her iş ve meslek sahibi kendi işini en iyi şekilde yapar ve diğer tüm
hizmetleri de başkalarından alır. Bu karşılıklı bağımlılık olgusu, her şeyin yolunda gitmesine neden olur. Bu durum, piramidin geniş tabanı üzerinde oturtulmasına
benzer. Her zaman dengededir.

“Geri kalmışlıkla” “gelişmişlik” arasındaki fark, piramidin tepesi üzerinde durdurulmaya çalışılmasından vaz geçilip, yükü “taban” üzerinde dağıtma oranında
yatar! Bunun ilk adımı   Fransız İhtilaliyle, “Yargı, Yasama ve Yürütme erklerinin”, kraliyet (başkanlık, liderlik) yetkilerinden bağımsızlaştırılması
şeklinde atılmış, ve bu sayede piramidin dayandığı taban genişletilmeye başlanmıştır. Daha sonraları belli iş ve meslek kollarının da çeşitli haklar kazanarak
toplumsal sistemin oluşturulmasında söz sahibi olmasıyla, piramidin tabanı daha da genişletilmiştir.  Günümüzdeki  özelleştirme, insan haklarının artırılması,
demokrasi, vs., hep, piramidin tabanının genişletilmesine yönelik eylemlerdir! En kestirme çözüm ise: Liderlerin, “doğayı oluşturup-etkileyen güç sistemini
şimdiye kadar yanlış yorumladıklarını; bu yanlış yorumu halka aktararak, onları hatalı düşünce ve davranışlara yönelttiklerini ve bu nedenle topluma sahip
çıkmaktan uzaklaştırılmalarına neden olduklarını” itiraf edip, doğadaki sistemin nasıl işlediğini halka açıklamak; toplumun iş ve meslek sahipleri arası
karşılıklı bağımlılığa ve hizmet alış-verişine dayalı bir ortaklık olması nedeniyle, yeteneğine uygun bir meslek edinip, bu alanda vereceği hizmet karşılığında
diğer meslek sahiplerinden de onların hizmetlerini alarak yaşamak!!! Elbette binlerce yıllık örf-adet-ve yasalar bir-kaç ayda veya yılda değiştirilemez.
Bunun için belirli bir geçiş süresi gerekir. İşte tüm dünya yaklaşık 2 asırdır bu geçiş sürecinin sancılarını çekmektedir. Ama konunun teorik yönü bilinip,
ona göre işlemler yapılırsa, yaşanılacak geçiş-süreci en az “sancılı” şekilde atlatılabilir. Bu yazı dizisinin (ve bu web-sitesinin) tek amacı budur. Dolayısıyla,
hayatın ne olduğu ve nasıl oluştuğu konusu, teorik yaklaşımın temelini oluşturur. Hükümetler de, hem bu teorik bilgileri temel eğitim programına dahil
ederek, hem de merkezi yetkileri, iş-meslek dalları arası kuruluşlara ve yerel yönetimlere aktarmayı kolaylaştırıcı yasal düzenlemeleri yapmaya başlayarak,
bu sorunu “bilinçli” şekilde çözebilirler. Yeter ki, gerekli “teorik” bilgi mevcut olsun!

Tüm dünya genelinde yaygın olan “geleneksel toplum anlayışında”, tepedekilerin kendilerini devletin sahibi görmeleri oranında, halk devlete yabancılaşır; 
“devletin malı deniz, yemeyen domuz” sistemi oluşur. Halk verilen emirlere uygun şekilde davranacak şekilde, pasif davranışlı eğitildiklerinden, hiçbir
sorunu kendi aralarında çözmeye uğraşmazlar, her sorunun çözümünü tepedekilerden (devletten) beklerler. Halk kendini toplumsal sistemin bir ortağı olarak
görmediğinden, yaptığı işlerde hep sadece kendi çıkarını gözetecek davranışlara yönelir; devlete sahip çıkanlar ise herkesin başına bir bekçi dikmek zorundadırlar,
bu ise olanaksızdır; vs..

Bilgi oluşturma tamamen eğitim sistemi ile ilgili bir konudur. Eğitim, hücreler şirketinin dış-dünya-ilişkileri-görevlileri olan üst-beyindeki hücrelerin,
duyu organlarından gelecek verilere göre, gerekli bilgileri depolama, bunlar arası ilişkileri saptama ve bunları işleme koyma olayıdır. Bu iş için hücreler
çeşitli veri-işleme devreleri oluştururlar ve deneme-yanılma yöntemiyle en doğru işletim devresini oluşturmaya çalışırlar. Dogmatik bilgilerin ve tabuların
egemen olduğu toplumlarda, yeni bilgiler, yaratıcı buluşlar oluşturulamaz, çünkü, ‘değiştirilmesi veya doğruluğundan şüphelenilmesi mümkün olmayan “dogmatik”
bilgi devreleri’ asla değiştirilemediğinden, hücreler yeni “çözüm devreleri” oluşturmakta zorlanırlar. Tabu’lar olmazsa, beyinler sürekli yeni devreler
deneyerek, mutlaka sorunları çözecek gerekli bilgi-işlem-sistemini oluştururlar! “Dünyamıza ait olmayan hayali veriler” ise beyinlerde oluşturulacak işletim
devrelerinin “dünya yaşamına ters” düşünce ve davranışlar oluşturacak şekilde örgütlenmesine neden olur ki, bu da, bu dünya yaşamı için oluşturulmuş hücreler-şirketinin
mantığının çarpıtılmış olması anlamına gelir.

Her şey bilgi ile oluşturulabildiğinden ve bilgi de beyindeki hücrelerce oluşturulduğundan, beyinde bilgi oluşturma sisteminin temelini bilmek, sorunların
çözümünü bulmanın ilk adımını oluşturur. Dogmatik-otoriter sistemler beyinlerde yeni bilgi oluşumunu engellediğinden, insanlık asırlardır kendisini anlamaktan
ve gerçeklere uygun şekilde görmekten uzak tutulmuştur.

Dogmatik-Otoriter sistemler, toplumsal hayatta karşılaşılan tüm sorunların ana kaynağıdır, çünkü, toplum “farklı alanlarda uzmanlaşarak daha verimli iş
üreten insanların, hizmet ürünlerini karşılıklı bağımlılık içerisinde, birbirleriyle takas etme ve bir kişiyle yapılması mümkün olmayan daha büyük işleri
ortaklaşa yapabilme sistemi” olarak değil, amir-memur ilişkisi çerçevesinde, alttakilerin üstekilere hizmet vermesine dayalı bir toplumsal hayat sistemi
olarak görülür. Tepedekilerin kendilerini devletin sahibi görmeleri oranında, halk toplum mallarını umursamaz olur, hor kullanma yaygınlaşır; “bana ne,
sana ne” sistemleşir. En önemli zararı  ise bilgi üretimine sınır koymasıdır. Bilgi ise, verimli üretimin, kalkınmanın temel direğidir. 

Atamalar yukarıdan yapıldığından, bürokrasi çarkının her kademesi, kendisini atayan üst makama yaranmaya gayret içindedir; asıl hizmet bekleyen alttakiler
(halk) hep bekler. Yerine getirilmeyen bir görev karşısında, alttakiler (memur veya halk) bir üstünden hesap soramaz, çünkü ona mahkumdur. Üsttekiler işine
geç gelse, alttakiler (veya halk) saatlerce onu beklese, kimse şikayet etmez. Şikayet etse de, bağımlılık yönü yukarı doğru olduğundan, yine kendisi zararlı
çıkar. Bu nedenle, toplumsal hayatın en gerekli unsuru olan oto kontrol ve şeffaflık sistemi işlemez olur. Halbuki, halk hizmet alacağı kişiyi kendisi
belirleyecek olsa, en iyi hizmeti alacağı kişileri o işin başına getirir! Diğer önemli zararlar ise şu başlıklar altında özetlenebilir:

A- Toplumsal Sistemin Oluşturulmasında:

1. Otoriter sistemler (OS) tek bir operatörle işletilen ve milyonlarca kişiye hizmet sunmaya çalışan telefon santrallarına benzerler: Ne zaman birini aramanız
gerekse, hatlar hep meşgul çıkar! Onun için yapılması gereken işler hep beklerler, yıllarca beklerler!

2.  OS’de toplumsal hayatın temel öğeleri olan iş ve meslek kolları arasında. SAYGIN MESLEKLER, SAYGIN OLMAYAN MESLEKLER  gibi bir ayrımcılık vardır: Bu
ayrımcılık nedeniyle a) İnsanlar, doğal yeteneklerini dikkate almaksızın, hep SAYGIN varsayılan mesleklere yönelirler; o mesleğe yeteneği ve sevgisi olmayan
insanlar bu mesleklerde gerekli başarıyı gösteremezler ve toplumsal kalkınma hep engellenir. b) İnsanların doğal yetenekleriyle meslekleri birbirine uyumsuz
olduğunda, insanlar kendilerini hep mutsuz hissederler; c) ..

3. OS’lerde her yeni iktidara gelen, mevcut toplumsal sorunları, kendisi iktidara geldiğinde kucağında bulduğunu, sorunların kendi zamanında oluşmadıklarını
söylerler. Asıl kötü mirasın, Otoriter Sistemin (liderliğin) bizzat kendisi olduğunu fark edemezler! 

4. Otoriter sistemde otorite hem yönetici hem de toplum mallarının sahibidir. Tepedekiler toplum mallarına sahip çıkınca, alttaki halk toplum mallarına
sahip çıkmaz ve ya “devletin malı deniz, yemeyen domuz” sistemi ortaya çıkar, veya topum malları hor kullanılmaya başlanır ve 10 yıl dayanması gereken
bir hizmet aracı bir yılda bozulur ve bunun sonucu toplumsal kalkınma hep engellenir. (Bu zararları azaltmak için, otoriter sistemin bulduğu tek çıkış
yolu özelleştirme olmuştur. Ama mevcut özelleştirme şekli büyük sorunları daha küçük parçalara ayırmaktan öteye gidememiştir.)

5. Bürokrasi çarkı ‘yukarıya’ bağlı olduğundan, sık sık bireysel çıkarlar halkın çıkarlarının önüne geçebilmektedir. Ülkemizde otoriter sistemden demokratik
sisteme geçişi başlatan  İ. İnönü’nün şu sözleri, tepeden tabana örgütlenmeli bürokrasi çarkının zararlarını en basit şekliyle özetler:  “Tek parti yönetiminde
milli şef bendim. Ama yurdun her köşesinde benden habersiz binlerce milli şef türemişti. Sistem murakabe (denetim) kabul etmediğinden bu milli şefler halka
zulmediyorlardı. Ben de etrafımdaki çemberi kırıp müdahale edemiyordum.”

6. Otoriter sistemlerde sorumluluk tamamen liderlerin sırtında olduğundan, toplumsal sorunlara karşı bireylerin (halkın) çözüm formülleri oluşturmaları
arzu edilmez; bu nedenle fikir özgürlüğü kısıtlıdır.

7. Otoriter sistemlerde sorumluluk tamamen liderlerin sırtında olduğundan, halk düşünme tembelliğine mahkum edilmiştir. Tüm sorunlarının çözümünü bir kurtarıcıdan
beklerler.

8. Gelenekleri otoriter sistemler altında oluşturulmuş toplumlarda, demokrasinin anlaşılması ve uygulanması zorlaşır. Demokrasi, sinerjetik sistemde bir
düşünce ve davranış gerektirir ve 6 ve 7. maddelerdeki durum buna engel olur.

9. Toplumların gelenek ve görenekleri farklıdır. Her toplum, henüz akıl ve mantık sistemleri olgunlaşmamış çocuklarına doğru veya yanlışlığını sorgulayamadığı
bu geleneksel bilgilerini aktararak, birbirlerine güvenmeyen, hatta birbirlerini potansiyel düşman olarak gören nesiller yetiştirmektedirler. Bu ise, dünya
ölçeğinde karşılıklı olarak uzlaşmak ve birlikte yaşamak zorunda olan insanların birbirlerine güven duymalarına ve uzlaşmalarına engel olmaktadır.

10. Zaman geçirilmeden yapılması gereken acil işler, bürokrasi çarkının ‘yukarıya’ bağlı olması nedeniyle, zamanında yapılamazlar:

11. Otoriter sistemlerde, meslek ayrımcılığı nedeniyle, saygın konumlu bir yere gelmek veya tepe makamına ulaşmak için başka insanlar “kullanılmaya” başlanır:
katillik, body-guard’lık gibi, ekolojik sistemde yeri olmayan bir sürü meslekler ortaya çıkar.  

12. OS’lerde, bireyler liderleri veya amirlerinin tarafı olmak zorundadırlar; dünya genelinde veya geniş toplumsal değerlendirmeler söz konusu olduğunda,
kişiler zorunlu olarak en yakın amirinin tarafını tutmak ve onun görüşlerini savunmak zorunda kalır. Bu durum zorunlu olarak kişileri çifte standart uygulamaya
zorlar, çünkü, çoğu durumlarda, kişilerin akıl ve mantıkları geniş çaplı değerlendirmenin daha yararlı olacağını kabul etmelerine rağmen, amirine bağımlılık
nedeniyle, onun görüşünü savunmak zorunda kalır ve bunun için çeşitli bahaneler yaratır.

13. OS’lerde, taraf tutmak veya taraf olmak zorunlu olduğundan, kişiler kendi saflarındaki kamburlarını her zaman sırtlanmak zorundadırlar. Hayat bir yarış
olduğundan, daha geniş çerçeveli düşünüp, hep en iyi iş ve meslek sahipleriyle ortaklık ilişkileri içinde olan toplumlar daha avantajlı olurlar, çünkü
kamburları yoktur; herkes mesleğinde en iyilerden seçilmiştir!

14. Otoriter sistemli toplumlarda, bireyler sadece otoriteye karşı sorumlu ve bağımlılık içinde yetiştirildiğinden, insanların karşılıklı olarak birbirlerine
karşı bağımlılık duygusu (dolayısıyla saygısı) gelişmemiştir veya zayıftır.

15. Otorite sahipleri, her şeyi bilen, hata-yanlış yapmayan kişiler olarak kabul edilirler ve kendilerini de öyle görürler. Ama hata-yanlış yapmayan insan
olamayacağı için, onlar da yanlış işler yaparlar. Otoritenin yanlış yapma hakkı olmadığı için, hataları ört-bas etme eylemleri başlar ve bunun sonucu,
toplumda insanlar birbirlerine düşürülerek, veyahut şantaj, tehdit, vs. gibi yöntemlerle susturulmaya çalışılır. Bu tür eylemler sonucu halk arasındaki
bağlantı koparılıp, birbirine düşman guruplar oluşturulur.

B- Eğitimdeki zararlar ise şöyle özetlenebilir:

1. Otoriter sistemde insanlar doğumlarıyla birlikte, değişim-dönüşümsüz, yani evrimsiz bir doğada yaşadıkları şeklinde bir temel eğitim alırlar ve daha
sonra değişim-dönüşümlü bir doğaya ait veriler kendilerine aktarılmaya uğraşılır. Sonucun başarısız olması kaçınılmazdır.

2. Otoriter sistemdeki eğitsel bilinç, kalıtsal bilinç çatışması nedeniyle, korku olgusu gelişir. Korku sinyali alan hücrelerin üç seçenekleri vardır: “kaç,
saklan veya savaş!” Dolayısıyla, istatistiksel olarak, her üç kişiden ancak biri sorunlarla yüz-yüze gelmeyi ve çözüm aramayı dener. Başarı oranı %33e
düşmüştür!

3. Otoriter sistemde, kişilerin hiç sorgu-sual sormadan emirlere harfiyen uyması istenildiğinden, kişilerde sorunlarını çözecek şekilde bir nöronal bağlantı
sistemi oluşmaz. Sonuç, tembelleşme – aptallaşmadır.

4. Otoriter sistemlerde ilerleme, bilgiden ziyade, “tepedekilere” yakınlıkla sağlandığından, insanlar bir şey öğrenmeyi değil, tepeye yakın ilişki kurmayı
(yağcılığı) seçmek zorundadırlar.

5. Otoriter sistemlerdeki saygın ve saygın olmayan meslekler ayrımı nedeniyle, kişilerin mesleklere yönlenmeleri, yeteneklerine göre değil, toplumdaki saygınlık
değerine göre olduğundan, beyindeki hücreler, istek duymadıkları bir alanda gerekli performansı gösteremezler.

C- Bedensel sağlık konusuna yönelik zararları ise şöyle özetlenebilir:

1- Bizlerin bedenleri vücudumuz içindeki hücrelere sadece bir kılıf görevi gördüğünden, ama insanlar hücreselliklerinin farkında olmadıklarından:

    a)  vücudundaki hücrelerle,  onların düşmanı olabilecek diğer hücreler (mikroplar) arasındaki etkileşimlerden ve sonuçlarından habersiz yaşarlar. Örneğin,
hangi hücrelere ne kadar yarar veya  zarar verdiğini bilmediği çeşitli türlerdeki ilaçları veya zehirleri,   bilinçsiz şekilde  kullanırlar.  Bedene giren
bir mikroba karşı ilaç kullanılacaksa, bedendeki o mikrobun tüm bireyleri öldürülene kadar ilacın kullanılması gerekir. Aksi takdirde,  tüm mikroplar öldürülmeden,
ilaç kullanımına son verilirse, ilaçla tanışan ama ölmeden kurtulan mikroplar, o ilacın kimyasal formülünü çözüp, ona karşı savunma sistemi oluştururlar.
Mikroplar da kendi aralarında haberleşen canlılardır (plasmid aktarımıyla, Losick, R. & Kaiser, D., 1997) ve buldukları bu çözümü dışarıdaki hemcinslerine
aktarırlar ve artık o ilaçtan etkilenmezler. Bu bilgilendirilmiş mikroplar tekrar sizin veya bir başkasının vücuduna girdiğinde, daha önce sizi iyileştirmiş
olan ilaç artık işe yaramaz, çünkü o ilaç mikroplarca deşifre edilmiştir! İşte bir toplumda herhangi bir insanın bilinçsizce ilaç kullanması, tüm diğer
insanların da sağlığını tehlikeye sokmaktadır; yani hepimiz aynı gemi içinde yaşıyoruz!

    b) Vücudundaki hücrelerin belirli faktörlere belirli dayanma dereceleri olduğunu bilmediklerinden, hücrelerin bu farklı duyarlılıklarını dikkate almaksızın,
gelişi-güzel beslenme, gelişi-güzel davranış, vs. nedeniyle, bedendeki hücrelerin dayanma noktalarını zorlayan ve aşan yaşam tarzları, belirli organlardaki
hücrelerin bu yaşam tarzına dayanamamalarına ve ölmelerine yol açar. Sonuç kalp sekteleri, beyin kanamaları,  kanser, vs. gibi bir sürü yanlış yaşam stiline
dayalı hastalıktır.

    c) Beden içindeki hücreler sık sık tekrarlanan olayları, “dış dünyada bu yönde değişim-dönüşüm oldu, dolayısıyla bu değişim dönüşümlere kendimi uydurmalıyım”
prensibi gereğince benimseyip, buna uygun bir işletim sistemi oluştururlar. Bu nedenle, sigara, eroin,  vs. gibi zararlı maddeler karşı bağımlılık oluşması,
veyahut aşırı yemek ve şişmanlık gibi sorunlar, hücreselliğimizin bilincinde olmadan yaşamamızdan kaynaklanmaktadır. Hücreler bazı olayları bir defa yorumlayıp,
ona uygun işletim sistemleri oluşturduktan sonra, bu işletim sistemlerini tekrar kaldırmak, çok zor, hatta bazan olanaksızdır. Birbaumer (1993)’in de deneysel
olarak ıspatladığı üzere, insanların düşünce ve davranışları, tamamen beden içindeki hücrelerin doğa ve dünyayı algılama ve yorumlamalarına bağlıdır ve
insana mahsus özgür irade diye bir şey  söz konusu değildir. Onlar, oluşturdukları işletim sistemleri uyarınca bir şeyin yapılması konusunda “düğmeye bastıktan”
sonra, diğer organlar bu komutu yerine getirmek zorunda kalırlar! “Sigara zamanı” komutu verilen bir bedendeki el zorunlu olarak pakete uzanır ve sigarayı
çeker! Hücrelerimizin neleri nasıl yorumlayacaklarını değerlendirebilmemiz, hücrelerimizi birer özel can olarak algılayıp, onların davranış tarzlarının
ana hatlarını bilmemize bağlıdır.

     d) Geleneksel eğitimleri nedeniyle, insanlar kendilerini “özel, kutsal bir yaratık”  olarak gördüklerinden, doğadaki normal ekolojik sistemden kopuk,
hatta doğal sisteme çok zarar veren, özel bir ekolojik sistem oluşturmuşlardır. (Kendi yiyeceği hayvan ve bitkileri kendileri özel olarak üretirler ve
bu nedenle normal ekolojik sistemden ayrılırlar; ayrıca sorunlarının çözümünü, diğer memeliler gibi beden kılıfı içinde değil, beden dışı ortamda çözdüklerinden
-evler, giyim eşyaları, barajlar, tüneller, vs.- doğal ekolojik sistemi çok etkilerler.)  Tarım ve hayvancılıkta kullanılan ilaçlar da, doğal ekolojik
hayat sistemi için çok zararlı etkiler yapmaktadırlar.

2- Dışarıdan herhangi bir mikrop müdahalesi olmadığı durumlarda da, mevcut eğitim sistemimizle yetiştirilmiş insanlarda sürüyle bedensel ve “ruhsal” hastalıklar,
gereksiz bir şekilde, ortaya çıkmaktadır: 

Hem eğitsel devrelerdeki sinir hücreleri, hem kalıtsal yönlendirilen endokrin hücreleri, hormon veya nörotransmitter şeklinde mesajlar gönderebilirler.
Yani, eğitimle yüklenmiş yanlış veriler, iç organlarımızın çalışmalarını etkileyen bir çok mesaj oluşturulmasına yol açarlar. Kalıtsal bilinç yönetiminde
normal şekilde çalışan iç organlar, eğitsel bilince dayalı nöronların salgıladıkları mesajlara göre de işlem yapmak zorunda kalınca, vücutta işler arap-saçına
döner! Sindirim bozuklukları, tansiyon sorunları, migrenler, uykusuzluk, depresyonlar, vs.. İşte eğitsel bilinçle, kalıtsal bilincin çatışmasının tipik
ve kötü sonuçları, ki çoğu ruhsal ve bedensel hastalıklarımızın tek nedeni! Dolayısıyla sağlıklı yaşamak da, hastalıklı ve korku içinde yaşamak da tamamen
eğitim sistemimize bağlıdır! Hücresel ilişki sistemiyle bağdaşmayan her tür bilgi, bedensel hastalıklara veya “ruhsal sorunlara” yani hücreler arası çatışmalara
yol açarlar! Hücreler bedenlerimizi, bu dünya koşullarına uymak için oluşturuyorlar. Onlara bu dünyaya ait olmayan bilgiler vermek, onları yanıltmak ve
hastalıklara çağrı yapmaktır.

SONUÇ: Otoriter sistem pasif davranışlı bireyler ister; bu ise canlılık özelliğinin sınırlandırılması anlamına gelir; çünkü canlı ile cansız arasındaki
temel fark, canlıların çevrelerindeki olup-bitenleri, değişim-dönüşümleri bizzat algılayıp, onlara göre kendilerini ayarlaması, gerektiğinde yapısal özelliklerini
değiştirmesi, aktif davranış göstermesi gerekir. (Cansızlar, çevrelerindeki değişimleri kendilerine empoze edilen şekilde kabul edip, bir termostat, bir
robot gibi pasif  olarak tepki verirler. Bak “canlı-cansız ayrımı”.) İşte otoriter sistemlerin en genel zararı bu olsa gerek: Yani “hayatın temel özelliği
olan aktif davranışa ve bireylerin kendi duyu organlarına dayanarak kendilerine has bir düşünce ve davranış sistemi oluşturmalarına” engel olmak! 

Yorumunuzu Yazınız

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir