İNSANIN VİCDANI RAHAT OLMALI – O’HENRY – hikaye

İNSANIN VİCDANI RAHAT OLMALI – Hikaye

Bir gün Jeff Peters;
– Ortağım Andy Tucker’ı dolandırıcılık ahlakı içinde kalmaya bir türlü alıştıramadım diye anlatmaya başladı. Düş gücü namuslu davranmasını olanaksız kılacak derecede zengindi. Para kazanmak için, öyle yüksek finans hesaplarına dayanan dalavereli dolaplar çevirirdi ki benzerini, olanağı yok, demiryollarının tarife indirimi yönetmeliklerinde bile bulamazdınız!
Ben kendi adıma karşılığında bir şey vermeden insanların parasını almayı hiçbir zaman doğru bulmamışımdır.

 Paraya karşılık sahte elmas, olmazsa uydurma çiçek tohumu, o da olmazsa kulunç yağları veya pay senetleri veririm. Bunlardan hiçbiri olmazsa müşterinin başında, parasına karşılık göstermek üzere, bir yarık bırakırım. Damarlarımda “New England”lı atalarımın kanı bulunsa gerek! Polisten korkuları bana da geçmiş!
Bununla birlikte Andy’nin ataları başkaydı. Aslında bir kuşaktan gerisini ortaya çıkarabileceğini hiç de sanmıyorum…
Bir yaz Middle West’de Ohio’da aile albümleri, başağrısı tozları ve böcek ilaçları üzerinde çalışıyorduk. Her nasılsa birden aklına yüksek finans uzmanlığı esiverdi.
– Kardeşim Jeff, sana bir şey söyleyeyim mi? Artık bu ıvır zıvırları defleyip daha kazançlı ve besleyici bir işle uğraşmamız zorunlu oldu. “Gratciel” ülkesine dalıp etli yağlı bir boğa boğazlasak kötü olmaz.
– Bilmem vallahi! Acayip huylarımı bilirsin. Ben şimdi uğraştığımız gibi namuslu ve kurallara uygun işleri yeğlerim. Birinin parasını aldığım zaman adamın elinde gözüne çarparak izimi örtecek elle tutulur bir şey bırakmak isterim. Hiç olmazsa bir dostun yüzüne mürekkep fışkırtmak için bir oyuncak yüzük… Ama yeni bir düşüncen varsa öt bakalım. Böyle küçük çaplı dolandırıcılığa büyük bir tutarı geri çevirecek kadar bağlı değilim, dedim.
Andy bunun üzerine:
– Genellikle “Pittsburg milyonerleri” diye tanınan o koca “Midas Americanus” sürüsünün bulunduğu yerde köpeksiz, fotoğraf makinesiz, borusuz bir sürü avına çıkmayı düşünüyorum, dedi.
– New-York’ta mı?
– Hayır efendim, Pittsburg’ta. Bu gibiler New-York’u sevmezler. Ara sıra giderler. Bu yolculuk kendilerinden beklendiği için bu sıkıntıya katlanırlar.
Pittsburglu bir milyoner New-York’ta sıcak bir kahve fincanına düşmüş sinek gibidir. Göze çarpar, tartışma konusu olursa da kendini hiç hoşlanmadığı bir durumda bulur. Züppeler, kaygısızlar, alaycılar kenti onu boş yere avuç dolusu para döktüğü için alaya alır. 15.000.000 dolar değerinde bir Pittsburglunun New-York’ta 10 günlük harcamasını gösteren pusulayı gördüm. Şöyle bir hesap çıkarmıştı:
Gidiş geliş tren parası: 21 dolar
İstasyona gidiş geliş araba parası: 2 dolar
Otel: 50 dolar
Bahşiş:  5750 dolar
Toplam: 5823 dolarNew-York’un sesi bir başgarson sesidir: Bahşişi fazla kaçırırsan kapıda durup vestiyerdeki hademeyle işaretleşerek arkandan alay eder. Pittsburglu para harcayıp eğlenmek istediği zaman evinde kalır. Biz de onu yakalamak için oraya gideceğiz, dedi.
Uzun lafın kısası, Andy ile yeşil antipirin tozlarımızı ve bütün sermayemizi bir dostun kilerine doldurup Pittsburg yolunu tuttuk. Andy ne bir dolap, ne de bir hareket planı tasarlamıştı. Bununla birlikte ahlakı hiçe sayan yaradılışının olayların üzerine yükseleceği kanısındaydı.
Pittsburg’da tasarlayacağımız ticari girişime sorumluluk üstlenerek katıldığım veya etkin bir rol oynadığım takdirde, Andy, dürüstlük ve öz çıkarları savunma konusundaki ilkelerime uymuş olmak ve vicdanımı rahat ettirmek üzere, avlayacağı kimseye parasına karşılık eline alabileceği, gözüyle görebileceği veya tadıp koklayabileceği bir şey vermeye razı olmuştu. Bunun üzerine içim rahat etti. Dalavereye neşe ve zevkle katıldım.
Smithfeld dedikleri küllü sokağın dumanları arasında yürürken:
– Bu kok kralları ve pik demiri dövücüleriyle nasıl tanışacağımızı hiç hesabettin mi? Salonlara özgü görgü kurallarını bildiğinden, pasta bıçağıyla zeytin çatalını kullanmak konusundaki becerinden kuşkum yok. Ama fabrika bacalarını tüttürenlerin salonlarına “Entrez-vous” sandığımızdan daha zor olmayacak mı acaba? diye düşündüm, dedim.
– Buna olsa olsa incelik ve nezaketimiz, soydan gelme kültürümüz engel olur, dedi. Pittsburglu milyonerler gurursuz, büyüklenmeleri olmayan, sıradan, eli açık insanlardır. Tavır ve davranışlarında kaba ve nezaketsizdirler. Gürültücü patırtıcı oldukları gibi yontulmamışlardır. Kaba saba davranışlarının arkasında bir hayli nezaketsizlik ve saygısızlık gizlidir. Hemen hemen hepsi halk arasından yetişmiş, yükselmiştir. Gösteriş yapmaz, basitlikten vazgeçmez, gazinoların çevresinden fazla uzaklaşmaz, demir raylar üzerindeki gümrük vergisi gibi sesimizi yükseltirsek aralarından birkaçıyla buluşmakta güçlük çekmeyiz, dedi.
Andy ile üç dört gün çevreyi kolladık. Bazı milyonerlerle tanışmayı başardık.
İçlerinden biri otomobilini her gün kaldığımız otelin önünde durduruyor, bir şişe şampanya ısmarlıyordu. Garson şişeyi açınca ağzına dayıyor, lıkır lıkır içiyordu. Milyoner olmadan önce cam işliğinde şişe üfürükçüsüydü galiba!
Bir gece Andy otele yemeğe gelmedi. Saat 11’e doğru odama uğradı.
– Jeff ağabey, birini yakaladık. On iki milyonluk fabrikatör, emlak sahibi, demir çekme makineleri işletiyor. Petrolcu… Çok hoş bir adam… Özentisi yok. Bütün servetini son beş yıl içinde kazanmış. Öğretmen tutmuş, öğrenimini tamamlıyor. Sanat, edebiyat ve tuhafiyecilik gibi kültür alanlarında eksiklerini gideriyor. Alleghendy Demir Çekme Makineleri’nde bu gün dört kişinin kendini öldüreceği konusunda çelik korporasyonunun sahiplerinden biriyle on bin dolara bahse girişmiş. İlk karşılaştığımız zaman bahsi henüz kazanmış bulunuyordu. Çevrede kim var kim yoksa gidip kutluyor; içkisini içiyordu. Benden her nedense pek hoşlandı. Yemeğe çağırdı. Diamond Allee’de bir gazinoya giderek bara kurulduk. Köpüklü Moselle şarabıyla bir hayli atıştırdık. Yemekten sonra bana Liberty Street’deki garsoniyerini göstermek istedi. Balıkhanenin üzerinde on odalı bir dairesi vardı. Ayrıca üst kattaki banyoyu kullanmak hakkına da sahipti.
Bana anlattığına göre, daireyi istediği gibi döşeyebilmek için yalnızca mobilya parası olarak onsekiz bin dolar harcamış! Bu sözüne inandım doğrusu.
Odaların birinde 40 bin dolarlık tablo vardı. Başka bir oda 20 bin dolarlık değişik antikalarla doluydu. Adı Scudder. 45 yaşında. Her gün piyano dersi ve kuyularından 15 bin varil petrol alıyor.
– Pekâlâ… Tırısı güzel. Bakalım, dört nalı nasıl? Antikacılığından, petrollerinden bize ne, dedim.
Andy karyolanın kıyıcığına çöktü. Derin derin düşünerek anlatmaya başladı:
– Herif yutmaya hazır. Antikalarını gösterirken yüzü kok fırınının ağzı gibi parlıyordu. İleri sürdüğüne göre, büyük çapta bazı alımlar için girişimde bulunmuş, eğer bunları sonuçlandırabilirse, J.P.Morgan’ın tatlıcı dükkânlarının halı koleksiyonu ve Augusta boncukları dizisi, sihirli bir ışıkla beyaz perdeye yansıtılan bir deve kuşu kursağının içindekiler gibi kalacakmış. Sonunda bana bir oyma gösterdi. Güzel bir şey olduğunu anlamak için antikacı olmaya gerek yoktu. İki bin yıllık olduğunu söyledi. Lotus çiçeğinin içine fil dişinden bir kadın başı oyulmuştu.
Scudder kataloğa bakarak gösterdiği antika hakkında bilgi verdi. Khafra adındaki Mısırlı bir oymacı, Kral İkinci Ramses için M.Ö. bilmem kaç yılında böyle iki baş oymuş. İkinciyi bulmak bir türlü mümkün olamamış. Avrupa’yı baştan aşağıya dolaşmışlar, bir türlü bulamamışlar. Scudder eski püskü eki için iki bin dolar vermiş.
– Boş yere soluk tüketiyoruz. Buraya milyonerlere iş öğretmeye geldiğimizi sanıyordum. Yoksa onlardan sanat yapıtlarının inceliklerini öğrenmeye değil.
Andy sevecenlikle:
– Biraz sabırlı ol. Herhalde yakında çevremizi saran dumanın arasından bir boşluk göreceğiz, dedi.
Ertesi sabah Andy erkenden çıktı gitti. Ancak öğleyin görebildim. Otele gelerek beni odasına çağırdı. Cebinden kaz yumurtası kadar yuvarlakça bir paket çıkararak açtı. Bir gece önce anlattığı oymaya benziyen fildişi bir antika gördüm.
– Biraz önce bir eskici dükkânına girmiştim. Hançer ve benzeri ıvır zıvırın yanında yarı gizlenmiş bir durumda buldum. Dükkân sahibi yıllardan beri durduğunu, bir ırmak kıyısında yaşayan birtakım Arap mı, Türk mü, ne olduğu belirsiz birileri tarafından yapılmış bir antika olduğunu söyledi.
İki dolar verdim. Herhalde pek iştahlı görünmüş olacağım ki “35 dolardan aşağı satacak olursam çocuklarımın ekmeğini ağızlarından almış olursun” dedi. Sonunda 25 dolara aldım.
– Bak ağabey, bu gördüğün fildişi Scudder’ın oymasının aynı; tıpkısı tıpkısına… Boynunun altına peçete sıkıştırır gibi iki bin doları şıp diye vermeye hazır. Bunun Mısır Kıptisinin oyduğu fildişi olmaması için hiçbir neden yok…
– Niye olmasın! Pek iyi, ama seninkini bunu almaya nasıl razı edeceğiz.
Andy planı hazırlamıştı. Nasıl uyguladığımızı anlatacağız.
Siyah bonjurumu giydim. Mavi bir gözlük aldım. Saçlarımı dağıtıp Profesör Pickleman oldum. Başka bir otele yerleştim. Scudder’a bir telgraf göndererek önemli bir sanat yapıtı hakkında gelip beni görmesini istedim. Bir saat geçmeden asansör kendisini bizim kata çıkardı. Naftalin kokulu, ince sesli, kalın bir herifti.
– Merhaba profesörcüğüm, keyfin ne alemde? diye bağırdı.
Saçımı biraz daha karıştırarak karşımdakini mavi gözlüklerimin altından soğuk bakışlarla süzdüm:
– Pennsylvania eyaletinin Pittsburg kentinde oturan Scudder F.Cornelius siz misiniz? diye sordum.
– Evet benim, buyur. Şöyle birlikte bir kadeh tokuşturalım.
– Bu gibi zararlı, manen maddeten zararı dokunacak eğlenceler için ne vakit uygun, ne de isteğim var. New-York’tan bir iş için, daha doğrusu sanat uğruna buraya kadar geldim.
Öğrendiğime göre sizde Mısır Firavunlarından II. Ramses çağından  kalma ve lotus yaprağı içinde kraliçe İsis’in başını temsil eden bir fildişi oyması varmış. Bu oymalar çifttir. Teki yıllarca önce kaybolmuştu. Bir tekini geçenlerde Viyana’da bir eskicide buldum, aldım. Şimdi sizinkini de almak istiyorum. Kaç para istersiniz?
– Hay Allah senden razı olsun, profesörcüğüm. Tekini gerçekten buldun mu? Satmak mı? Hayır. Cornelius Scudder’ın elinde tutmak istediği bir şeyi satmak zorunda olduğunu sanmıyorum. Profesörcüğüm, fildişi yanında mı?
Scudder’a gösterdim, dikkatle her yanını inceledi.
– Oo, dedi, benimkinin tam eşi. Çizgisi çizgisine, kıvrımı kıvrımına bir bir uyuyor. Size bir şey söyleyeyim mi, benimkini satmayacağım, sizinkini alacağım, 2500 dolar veriyorum.
– Mademki satmıyorsunuz. Ufaklık istemem, büyük para olsun. Fazla konuşmasını sevmem. Bu akşam New-York’a dönmek zorundayım. Yarın sabah Aquarium’da konuşmam var.
Scudder bir çek yazıp aşağıya yolladı. Otel derhal paraları ödedi. Antikasını alıp gittikten sonra ben de anlaştığımız üzere Andy’nin bulunduğu otele koştum.
Andy odanın içinde bir aşağı bir yukarı dolaşarak saatine bakıyordu.
– Ne var? diye sordu.
– Peşin para iki bin beş yüz dolar, dedim.
– Batı trenine yetişebilmek için 11 dakikamız var, bavullarını al, fırla.
– Acelen ne? Dalaveresiz, dürüst davrandık. Fildişi taklit bile olsa taklit olduğunu keşfedinceye kadar epey vakit geçer. Aslında gerçek olduğuna eminmiş gibi, görünüyordu.
– Sahte mi sandın? Kendi oymasıydı, be adam. Geçen gün antikalarını gösterirken bir aralık odadan çıkmıştı, ben de fırsattan yararlanarak cebime attım. Şimdi anladın ya! Valizlerini alıp yollan bakalım.
– Peki ama, eskicide buldum diye bana niye kıtır attın?
– Niye olacak, vicdanın rahat olsun, diye; haydi yürü…

O’HENRY

Yorumunuzu Yazınız

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir