HAYIRLI TESKERELER

HAYIRLI TESKERELER

Burhan’ı alnından öpmek istedim; ama yapmadım…

Nurhan, bir dondurma daha istedi. Bu defa da “Külâhta olsun.” dedi. Oysa bademcikleri vardı ve yazın ortasında bile şişer, yorgan döşek yatardı. Sesimi çıkarmadım. Ben de bir soda istedim. Mustafa hâlâ oğlumun anlattıklarını dinliyordu. Yemeyi unuttuğu dondurması erimiş, kaşığı ise elinde kalmıştı. İyi bir dinleyiciydi.

Köylerde ziraatı anlatırken konuşulanları umursamayanlar çıkar, başka şeyle ilgilenirlerdi. Dikkatim dağılır, kendimi anlattıklarıma veremezdim. Mümkün olduğunca o yörenin aksanına uygun bir dil kullanmaya çalışırdım. Anlattıklarımın onların ihtiyaçlarına cevap vermesine dikkat ederdim. “İnsanın gözü karanlıkta da, aşırı ışıkta da iyi görmezmiş!” Bu yüzden ölçülü konuşurdum. “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar!” gibi konuşmamaya özendiren, “Söz gümüşse sükût altındır!” gibi sessizliği öneren yanlış ata sözlerimizin arkasına sığınanlar olurdu. Konuşmayarak neyi halledebilirdik ki? “Kişi kendini bilmek gibi irfan olmaz!” demişler. Şair Yunus da yüzyıllar önce söylemişti işin doğrusunu;

“Sözünü bilen kişinin
Yüzünü ağ ede bir söz
Sözünü pişirip diyenin
İşini sağ ede bir söz
Söz ola kese savaşı
Söz ola kestire başı…”

Burhan da, askerlik süresi boyunca dersler çıkaran her Türk genci gibi, şimdi Mustafa’ya ağabeylik yapıyor, nasihatler veriyor, işin doğrusunu söylüyordu:

–“Limanda bekleyen tekne güvendedir ama hareket etmezse çürümeye de mahkumdur.” Öyle her şey kâğıt üzerinde halledilmiyor ki! Kim ister, insanlar yaralansınlar, ölsünler! Keşke çözüm bulunsa da savaşlara gerek kalmasa. Ama gerçek öyle değil. Her ülke silahlanıyor. Çünkü sadece mücadeleyi göze alanlar ayakta kalabiliyor. Barış için her türlü gayret gösterilecek. Eğer çözüm bulunamazsa, işte o zaman savaşılacak.

Biz bu toprağın çocuklarıyız. Memleketin neresindeyiz, nereliyiz, hangi şehirdeniz ne fark eder? Analarımız bizi zor günler için doğurmadı mı? Bazılarına inat, gerçekten kanımız, canımız helâl olsun vatana. Hele hele; “Aman canım! Vatan, Millet, Sakarya! Bu sadece bir edebiyat ve angarya!” diyenlere inat!

O Kürt, bu Laz, şu Çerkez olur mu? Sen Alevisin, ben Sünni’yim denir mi? Hepimiz tek isimde birleşmedik mi? Tarih bize bu millet parçalanmadan yok edilemez dersi vermedi mi? Mustafa Kemal de bu topraklar üzerinde ortak yaşama arzusu duyan herkese “Ne Mutlu Türküm Diyene!” haykırışıyla uzatmadı mı ellerini? Biz hep aynı cevherin damarları değil miyiz? “Yalnız taş duvar mı olurmuş! Yalnız ağaçtan orman mı olurmuş!”

Burhan’ı alnından öpmek istedim; ama yapmadım. Annesi elini oğlunun elinin üzerine koydu. Sonra, ince uzun parmaklarıyla onun yüzünü okşadı. Ne güzel, ne narin elleri vardı eşimin. Zaten oldum olasıya kendisi de çok narin, çok hassas, çok duygulu bir kadındı. “Benim aslan oğlum, canım oğlum!” dedi. Mustafa ve Nurhan biraz kıskanarak baktılar. Diğer oğullar geldi aklıma. Diğer aslanlar geldi. Çanakkale’de şehit düşen Atğm. Ahmet Tevfik için, ağabeyinin yürekleri sızlatan mısraları geldi;

“O kadar yandı mı bağrın ey çocuk?
Ecelin sunduğu şerbeti içtin!
Sırayı, saygıyı unuttun çabuk
Sebep ne ağandan ileri geçtin…”

Eşim koluma girdi. “Yoldan geldiniz, yorgunsunuz, haydi kalkalım.” dedi. Burhan, hesabı ödemek için kalktı ayağa. Birden, o sevimli yüzüyle otobüsteki Karadenizliyi hatırladım. Gülerek, garsona alma işareti yaptım. “Ben varken sen nasıl hesap ödersin!” diye seslendim. Aslında o, maaşa geçtikten sonra annesine benden gizli paralar veriyor, “Çarşıya gidersin, harçlık yaparsın!” diyordu. Kız kardeşine giysiler alıyor, okul ihtiyaçlarına yardım ediyordu. Hoşuma da gidiyordu doğrusu. Haberim yokmuş gibi davranıyordum. “Babası oğluna bir bağ bağışlamış, oğlu babasına bir salkım üzüm vermemiş!” diyenleri yalancı çıkarıyordu.

Hesabı ödedim. Servisi yapanlara da bahşiş bırakmayı unutmadım. Kalktık. Askerler nöbet değiştiriyordu. Ne güzel yüzleri vardı. Sanki her biri damat gibiydi. Bu üniforma delikanlıların yüzlerine ayrı bir güzellik, bir ışık katıyordu. Bizim asker de, özenerek baktı onlara. Eve geldik. Vakit ilerlemişti. Yattık. Sabah kahvaltıda Mustafa’ya “İyi uyuyup uyumadığını” sordum. “Rüya bile gördüm!” dedi. “Hayırdır!” dedim, anlattı:

–Daha önce bir tecrübem hiç olmadı; ama rüyamda at yarışı oynadım. Garip tesadüfler oldu. Güya bizim hanımla on bir yıl önce evlenmişiz. Ayın da on biri. Saat tam on bir. Yarışta da tam on bir at var. Bunun bir mesaj olduğunu düşünerek bütün paramı on birinci ata yatırdım.

Merakla Mustafa’yı dinliyordum, hemen sordum:

–Yapma yahu, iyi kazandın mı bari?

Kafasını iki yana salladı:

–At, on birinci oldu Metin Ağabey!

O gülmeye başlayınca ben de, hanım da dayanamadık. “Sonra ne yaptın?” dedim. “Aldırmadım! Çoluk çocuğunun hakkından çalıp da şans oyunları oynamak kime yaramış ki, bana yarasın! Zaten büyük ikrâmiye bende, Zeynep’im var ya!” dedi. “Akşam çocuklara anlatırım bunu.” dedim. Oralı bile olmadı. Kızım okula, oğlum da işine gitmişti. Ben ise emekliliğimin tadını çıkarıyordum. Eşim, Mustafa için hazırladığı börekleri paketledi. “Anneninkilere benzemez; ama afiyetle ye!” dedi. Delikanlı altta kalır mı? Hemen yapıştırdı cevabı: “Zeynep de çok güzel börek yapar. Hele baklavayı çok iyi açar. Anlatmış mıydım Metin Ağabey?” dedi. Gülümsedim, başımı salladım. “Evet, anlatmıştın.” dedim. Sonra böyle söylediğime pişman oldum! Zeynep’ten bahsederken mutlu oluyordu. Bıraksaydım bir kez daha anlatsaydı.

Eşimin elini öptü. “Rahatsızlık verdim size. Sağolun!” dedi. Çıktık. Arabama bindik. Gideceğimiz yer belliydi. Etrafı süzmeye başladı. Bir süre konuşmadık. Yollar tenhaydı. “Bugün ilk günün tertip. Gözlerini kapat, açtığında askerliğin bitmiş olacak!” dedim. Kapattı açtı. Birkaç defa da tekrar etti. “Olmuyor!” dedi. Sonra gülerek ekledi: “Şaka bir tarafa Metin Ağabey, çabuk geçsin de boşuna geçmesin!” Sustuk. Elini cebine atıp cüzdanını çıkardı. Fotoğraflara şöyle bir dokundu; okşadı, açmadı. Göz ucuyla bana baktı, herhalde utandı. Sonra tekrar koydu yerine.

Nihayet birliğin kapısına geldik. Kalabalıktı. Nizamiyede görevli askerler, yeni gelen arkadaşlarına yardım ediyor, seyyar satıcıların da sesleri yükseliyordu. Aileler, eşler, arkadaşlar, sevgililer oradaydı. Uzun, kısa, zayıf, şişman delikanlıları öpüyor, sarılıyorlardı. Arabayı park ettik. Çantayı ben aldım. İstedi, vermedim. Bir ucundan da o tuttu. Yürüdük. Kalabalıkta ağlaşanların, gülüşenlerin arasından geçtik. Bir iki adım sonra dört yüz elli gün başlayacaktı. Gerçi yolculuk boyunca biz Mustafa’ya zaten yaptırmıştık askerliği. Hem de ne sıkı askerlik! Gürbüz Bey’i, Nermin Hanım’ı hatırladım. Durduk. O elimi, ben de onu öptüm. Bir şeyler söyleyeyim dedim, beceremedim. Zaten onun da konuşmaya mecali yoktu.

Başını kaldırıp kuşlara baktı. Alnı yine terlemişti. Bana doğru bir adım attı. Gözlerini gözlerime dikti ve kollarını açtı. Uzun uzun sarıldık. Sıcak nefesini hissettim:

–Metin Ağabey, helâl et hakkını!

–Helâl olsun, oğlum!

Eğildi, çantasını alıp omzuna astı. Yavaşça döndü. Büyük demir kapıdan içeri girdi. Arkasına bakmadan yürümeye başladı. Güneş vurunca gölgesi yandaki duvara düştü. Bu gölgeyi, Kocatepe Sırtları’ndaki Mustafa Kemal’e benzettim. İşte şimdi yeni bir Mustafa da kışlasına yürüyordu. Dudaklarımdan hecelenerek dökülen sözcüklerle uğurladım onu:

–Alnın ak, yolun hep açık olsun oğlum. Unutma sakın! Zeynep sana baklava açacağı günleri bekliyor.

Hayırlı teskereler…

Yorumunuzu Yazınız

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir