TÜRKİYE’DE TOPLUMSAL YAŞAMI ETKİLEYEN ESRARENGİZ KAVGA VE DİN MAFYASI
->
TÜRKİYE’DE TOPLUMSAL YAŞAMI ETKİLEYEN ESRARENGİZ KAVGA VE DİN MAFYASI
Dünyada dinin, sömürü aracı olarak, Türkiye’de olduğu kadar kullanıldığı başka bir ülke yoktur.
Türkiye, çeşitli dinsel düşünce ve inanışların, çok garip rûhânî akımların arenası haline gelmiştir. Bu ülkenin dinsellik ve rûhânîlik konusunda çok tuhaf
bir görüntüsü de vardır.
dışarıdan bakıldığında, günde okunan beş vakit ezan dışında sokakta dini çağrıştıran hemen hiçbir şeye rastlayamazsınız. Oysa
kapalı kapılar ardında bin bir çeşit dinsel ayinler, acayip rûhânî törenler ve gizli ev sohbetleri düzenlenmekte, gece gündüz yoğun bir tekke ve puthâne
hayatı yaşanmaktadır. Türkiye’nin böyle ilginç iki yüzü vardır.Tek evrensel din kurumu olan İslam’ı Türkiye’de devre dışı bırakan ve ülke çapında inanç karmaşasına yol açan güçler, karşıt iki mafya grubu olarak teşkilatlanmışlardır.
Bu nokta çok önemlidir. Çünkü din mafyasının içyüzünü öğrenmeden, Türkiye’de yaşanan yoğun din kavgalarının tarihini, kaynağını ve amaçlarını keşfetmek
de mümkün değildir. İslâm’ı bu ülkede devre dışı bırakan, (daha doğrusu İslâm’ı araç olarak kullanıp din üreten) odakların, kurgulayıp tarikatlar ya da
devlet törenleri olarak topluma sunduğu çeşitli dinler hakkında gerçek bilgilere ulaşabilmek, ancak Türkiye’deki din mafyasının içyüzünü öğrenmekle mümkündür..
Örneğin 1811 yılında Irak’ın Süleymaniye kentinde yapılanan ve çok kısa süre içinde Osmanlı ülkesinin her tarafına yayılan «Nakşibendi Tarikatı» adı altındaki
tehlikeli mistik örgütün bugün Türkiye’yi nasıl teslim aldığını bilen insan sayısı birkaç yüz kişiyi geçmez. Keza günümüzde resmi devlet törenleri kisvesi
altında uygulanan çeşitli etkinliklerin, aslında «Milli Türk Dini» olarak 1939 yılında Ankara’da nasıl gizli şekilde kurgulandığını ve temelde İslâm’ı
ortadan kaldırmak için bu yapay dinin araç olarak kullanıldığını bilenlerin sayısı yine çok azdır. Onun için bu coğrafyada yaşanan din anarşisinin sırlarını
keşfetmek oldukça zordur. Dolayısıyla, önce bu konunun ilk ve en önemli düğümü olan din mafyasının tarihsel oluşumu ve kurumsal yapısı üzerinde durmak
gerekir. Bu ilgiyle önemli bir noktaya burada işaret etmeden geçmek, bundan sonra verilecek bilgilerin yanlış anlaşılmasına yol açabilir. Bu nokta, din
mafyasının tarihsel oluşum sürecini belirleyen kavganın içyüzüdür.
Evet son yüz elli yıldır iki cephe arasında sürekli bir kavga vardır. Bu kavga, öteden beri «dindar-dinsiz», ya da «gerici-ilerici kavgası» gibi algılana
gelmiştir. Bu ise çok büyük bir yanılgıdır. Bu yaklaşım tamamen yanlıştır. Evet aşağı yukarı yüz elli yıldır bu topraklarda iki karşıt kesim arasında,
konusu «din» olan amansız bir savaş sürüp gitmektedir. Fakat bu savaş, sanıldığı gibi, asla bir «dindar-dinsiz», ya da «gerici-ilerici kavgası» değildir.
Tam tersine, sırf bir çıkar kavgasıdır. Çünkü her iki karşıt grup da koyu dindardır ve her iki grup da temelde panteisttir. Ancak her iki grup da kendi
kutsalları uğruna mücadele vermektedir. Her iki grubun da değerleri, tam anlamıyla rûhânîdir, mistiktir, İslâmî değildir. (Bu ilgiyle şu önemli nokta çok
iyi bilinmelidir ki İslâm’ın mistisizmle hiçbir ilişkisi yoktur!)
İleride ayrıntılarıyla deşifre edileceği üzere bu iki gruptan biri olan «lâikçi-kökten putçular», Türkiye halklarına özgü, geleneksel din anlayışından farklı
bir din çığırını izlemektedirler. Yani bunlar da aynen karşıtları gibi fanatik koyu dindar bir zümredir. Bu kesimin, dışa karşı dindar değil, hatta tersine,
dine karşı gözüküyor olması ise spekülatif bir tutumun sonucudur. Çünkü bu kesim, Lâikçiliği, ilericiliği, modernizmi ve batı yandaşlığını bir kamuflaj
aracı olarak kullanmaktadır. Üstelik karşısındakini de dini sömürmekle suçlayarak ustaca gizlenmeye çalışmaktadır. Oysa bu kesim de aynen karşıt grup gibi
tam anlamıyla bir din taciri ve din sömürücüsüdür. Nitekim karşısındaki grup sömürü aracı olarak İslâm’ı kullanırken, kendisi de bizzat eliyle yarattığı
tanrısını sömürü aracı olarak kullanmaktadır.
Bu zümrenin hangi dine bağlı olduğunu, gecikmeli de olsa elbette ki toplum daha sonra öğrenecektir!
Şimdi artık rahatça ve açıkça diyebiliriz ki, Türkiye’de karşıt iki din mafyası mevcuttur. Bunlardan biri lâikliğin ve ilericiliğin arkasına gizlenmiş olan
Kökten putçu mafyadır; öbürü ise İslâm’ın arkasına gizlenmiş olan panteist-tarikatçı mafyadır. Temelde bu iki grup da putçudur, ikisi de fanatiktir, ikisi
de şiddet yanlısıdır ve ikisi de yıkıcıdır.
Toplum, bu iki tehlikeli çetenin arasında sıkışıp kalmıştır. Bu iki kesim arasında 150 yıldır kıyasıya sürüp gelen savaşın bütün zarar ve ziyanını ise halk
çekmiştir. Toplumun bu nedenle uğradığı maddi ve manevi kayıplar çok ağırdır. Türkiye halkları, Kur’an’daki evrensel İslâm’la henüz tanışma fırsatı bulamadığı
için din mafyasından yakasını kurtaracak çareler de üretememiştir. Onun için bu savaşın ortasında kalarak sosyal ve ekonomik alanda da çökmüş ve mağdur
olmuştur.
Türkiye’de din mafyasının tehlikelerine karşı halkın tek güvence kaynağı Kur’an’daki İslam’dır. Toplum bu kaynağı ne kadar erken keşfeder ve bu kaynağa
ne kadar erken ulaşırsa, sözü edilen iki başlı din mafyasının çatışma ortamından o kadar çabuk kurtulabilir. Ancak unutmamak gerekir ki bu her iki çete
de fırsat buldukça hem İslâm’ı bir silah olarak kullanacak ve tabiatıyla böylece toplumu yanıltacaklardır, hem aynı zamanda İslâm’ı aşındırmaya, çarpıtmaya
ve yıkmaya çalışacaklardır. Dinci bir ilâhiyat profesörünün yıllardır TV. Ekranlarından İslâm’ı istediği gibi yorumladığını unutmamak gerekir. Elbette
ki bu, tek örnek değildir.
Türkiye’de toplumsal yaşamı son derece olumsuz etkileyen bu kesimlerin gerek örgütsel faaliyetleri, gerekse aralarında cereyan eden çekişmeler (hatta uzlaşma
ve dayanışmalar) hakkında toplum, tarafsız ve güvenilir kaynaklara dayanarak en kısa zamanda bilgilenmek ve bilinçlenmek zorundadır. Bu konuda gereken
duyarlılık gösterilmeyecek olursa, din mafyalarının neden olacağı yıkımlar belki hiçbir zaman telâfi edilemeyecektir.
Ferit AYDIN
Tags: TÜRKİYE'DE TOPLUMSAL YAŞAMI ETKİLEYEN ESRARENGİZ KAVGA
Eylül 9th, 2008 saat: 23:26
Önce iyi günler diyeyek başlayayım. Yazınızı okudum ve müsadenizle de kendimde küçük bir kritik yapma zorunluluğu hissettim.
“Dinci bir ilâhiyat profesörünün yıllardır TV. Ekranlarından İslâm’ı istediği gibi yorumladığını unutmamak gerekir” diyorsunuz. Anladığım kadarıyla kim olursa olsun sizin hoşunuza giden yorumlar var ve onlar kabullenilmeli, tam tersi ise; bu bahsettiğiniz Profesör gibi kabul edemediğiniz yorumlar da var. Bütün bunların böyle olması da gerek mez mi? Ben ise sizin yazınızdan bütün bunların böyle olmaması gerektiğini savunan bir ifade algıladım. Peki lütfen siz söyler misiniz en doğru yorum ve açıklama hangisidir diye. Kim biliyor bunu? Var mı herşeyi kusursuz ve eksiksiz bilen bir insan? Alışılagelmiş taşdevri kafasından kalma dincilerin batıl, saçma ve Kuran ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan emirleri, kuralları tuttuğumuz yetmedi mi? Fakat okumuş, araştırmış, bazı yerlerde hatalı da olsa samimiyetle inandığı şekilde yorum yapmış olan kişilere neden illede çamur sıvamamız gerekiyor. O insanlar hiç olmassa inandıkları şeyleri sizin bahsettiğiniz kitaplardan açarak ispatlamaya da uğraşıyorlar. Yani ellerinde bir ölçü var. Herkes okusun, herkes araştırsın, herkes düşünsün ve sonunda da herkes kendi adına karar versin. Bu Allahın da iradesi değil mi? Alışmışız daima hazıra konup hiçbirşey okumadan, araştırma yapmadan, korkutularak toplumun arkasında gitmeye. Nereye giderlerse de soru sual sormadan (sıkımı ki sorsunlar) yada yorum bile yapamadan, boğazlanmaya giden koyunlar gibi. Kurban olalım olalım da kim ve ne için? Her Müslüman erkeğin biryerini kesip adına sünnet derler ve de Allah iradesi diye öğretirler.“ Bu Kuranın neresinde yazıyor? Hz.Muhammed sünnet olmuş mu?“ diyenleri de taşlamaya kalkarlar. Kesin, ya da keselim ama bunu lütfen Allah adına yapmayalım. Çünkü O böyle birşeyi bizden istedi mi diye önce bir araştıralım. Araştıranlara ve bunları açıklayanalara öfkeleneceğimize, alçak gönüllülükle doğru ise kabullenelim. En önemlisi herşeyin kendimizde başlayıp kendimizde de biteceğini unutmayalım. İllede bu konuda kendimize çobanlar, avukatlar, cennete bilet satan insanlar aramayalım. Avrupa Papayı seçer ve medeni Hıristiyanlık derler. Milyarlarca kişi o Papanın arakasına sığınır. „İsa bizim günahlarımız için öldü“ demek onların en temel öğretisidir. İyi güzel de onların Papası hiç yanılmaz ve hata yapmaz diye değişmeyen papalık kanunları vardır. Demekki arkasına sığındıkları insanın İsaya ihtiyacı yok! Öyle ya İsa Mesih günahkarlar için öldüyse, Papa da hiç yanılmaz ise, buda onu günah işlemez yapmaz mı? Adamların ikiyüzlülüğü verdikleri öğreti ve uygulamada. Bizler de onlardan farklı mıyız? Ben Hıristyanlıktan örnek verdim, müslümanlıktan örnek verseydim beni taşlamaya kalkarlardı. Bu kafayla biz kimi arıyoruz ve nereye gitmek istiyoruz?
„Din mafyaları ve Biz“ diye bir kitap okudum ve yukarıda da adresini verdim. Alın ve sonuna kadar okuyun diye ancak tavsiye ederim. Düşünceleriniz güzel ama bazıları adaletsiz.
Yazı yazıp sizi eleştirme imkanı verdiğiniz için teşekkür ederim. Umarim sayfalarınızda yayınlarsınız da.
Saygılarımla