Sonsuzluğa İki Işık

Sonsuzluğa İki Işık

Karanlığı ve karamsarlığı delen iki sevdalı yüreği, olanca duygularıyla tanıtmak olanaksız, biliyorum. Onların indiği derinliklere inmek ve gene onların çıktığı yüceliklere çıkmak için, onların yaşadığını yaşamak gerekiyor çünkü…

Aşık VeyselBirisinin deyişiyle, “Uzun ince bir yolda” 79 yıl “gündüz gece” yürümek, “iki kapılı bir han”ın, çıkış kapısına alnının akıyla ulaşmak, insanlık borcu oluyor.

Sözün kısası, ’dur bu… Şarkışla’nın Sivrialan köyünden. Yedi yaşına dek dünyanın bütün renklerini görüp özümseyen… 1901’de bir gözünü çiçek hastalığının, ötekini ucu sivri bir deyneğin bir daha vermemek üzere alıp götürdüğü ’dir bu… Anadolu’nun sılaya, insanlığa, dostluğa özlem dolu sazıdır, sözüdür, öğüdüdür… Dağlar çiçek açanda hasretten dert açan, sonra yârin ağzından ustaca seslenendir:

“Beserek’te lâle sümbül yürüdü,
Güldede’yi çayır çimen bürüdü,
Karataş’ta kar kalmadı eridi,
Akar gözüm yaşı sel deyi yazmış.”

Bu dörtlükte Koca Yunus’un buruk ve esrik özlemiyle Karacaoğlan’ın pınar gibi akan Türkçesi el ele vermiş gibidir.




Siz onun “Beyhude dolandım boşa yoruldum.” demesine bakmayınız. Bitti sandığımız ozan geleneğini omuzlayıp yirminci yüzyılın sonlarına dek taşıyan odur.Çünkü bir daha onunla duyduk, onunla özledik, onunla söyledik:

“Kokuyor burnuma Sivrialan köyü,
Serindir dağları soğuktur suyu,
Yâr mendil göndermiş yadigâr deyi,
Gözünün yaşını sil deyi yazmış.”

Bazen düşünüyorum. Veysel, gözlerinden olmasaydı, bu denli büyük bir ozan olabilir miydi?O zaman, çiçek salgınına pek kızamıyorum. Gözleri gören nice ulu ozanlar da var elbet. Sadece bir yaklaşım benimkisi. Bir avuntu…

Karanlığı delen ve karamsarlığa boyun eğmeyen ikinci ışığımızsa … Veysel’de duygu ağır basıyor,Enç’te düşünce boyutu…Biri sazıyla, biri kalemiyle iki ulu kişilik. İki örnek adam, zora pes etmeyen, yazgıya tutsak olmayan iki güçlü istenç…Veysel’den on beş yaş küçük o. Gazi Antepli…Antep’in onur dolu direnişine de tanık oluyor çocukluğunda…O yıllar gözlerinde bir sorun yok daha. Görme pınarı, yirmi bir yıl çağıldıyor. Ne oluyorsa İstanbulHukukFakültesi birinci sınıfta oluyor.Bir sabah, “Beynimin belli bir yerinde değildi bu ağrı”dediği bir baş ağrısıyla uyanıyor.Gerisini Enç’in anılarından izliyoruz:

“Çabucak giyinip koltuğuma birkaç kitap sıkıştırdım. BeyazıtMeydanı’ndaki Küllük’ün yolunu tuttum.Simitçiden iki simit aldım. Güneş gören bir masaya çöktüm.(…) Medeniyet kitabını önüme açtım. (…)On iki yıldır sınav ve okul derdi yüzünden şu baharın tadını doyasıya alamamıştık. (…) Niyetimizin ciddîliğini bozar gibi gelen bu duygulardan utanıp başımı yeniden sahifelere gömmeye kalktım.Fakat çabam boşunaydı.Ya hanımeli, gül kokularına bulanmış bahar havası başıma vurup kanımı hızlandırmıştı ya da gerçekten bakışlarımı satırlara dikince başımdaki ağrı güçlenip gözlerimi yakmaya başlıyordu. Bunun o zaman, sihirli dünya güzeliyle bir tür vedalaşma olduğunu nereden bilebilirdim…”

O sırada hukuk birinci sınıfta öğrenci olan bu genç, sezgisinde yanılmıyor ve ekliyor:“Ertesi gün durum daha da kötüleşmişti.Bir gün önceki yeri belirsiz baş ağrısı, boynumun sol yanından şakağıma doğru damarlaşıp güçlenmişti.Sol gözümdeki yanma ve sulanma da artmıştı.”

Sonrası bellidir. Doktorlar, tanılar, iyileştirme çabaları ve tümü sonuç vermiyor. Artık gözlerdeki ışık, yerini bitmeyen geceye bırakıyor. Bir gün boş yere Boğaz’ın güzelliğine bakıyor:

“Şimdi” diyor “burası gecenin sessiz karanlığına gömülmüştü. Ne sularda ışıl ışıl yanan yıldızlar, ne sessizce ilerleyen yelkenli bir teknenin hayali ne de karşı kıyıların seyrek sepenek yanmayı sürdüren ışıkları… Hiçbirisini ayırt edemiyordum.”

Ne ki umut bitmiyor.Yeniden görebilme umuduyla Viyana’ya doğru yola çıkıyor.Gel gör ki umut, orada da yoktur.Enç, o anı şöyle dile getiriyor:

“…Dudaklarım arasından lise yıllarında ezberlediğim bir şiirin birkaç mısraı dökülmeye başladı:

“Birdenbire kuş gibi
Kanadından vurulmuş gibi
Bir atlı yuvarlandı atından.”

…Evet düşmüştüm atımdan.Ne gidenleri geri çağırabilir ne de peşlerinden yetişebilirdim.”

Bakmayınız siz bu sözlere…Onlar, sadece gelip geçici bir düş kırıklığını yansıtıyor.Çok geçmeden, düştüğü yerden kalkıyor ve o geçip gidenlere bir anda yetişiyor.Hatta çoğunu geride bırakmak üzere.

Bu yazgıda bir daha Veysel’le çakışıyor yolları.Görme olgusu ikisi için de hep bir özlem kuşkusuz:

“Kuş olsan da kurtulmazdın elimden

Eğer görse idim göz ile seni” diyor Veysel.

“Göz ilen” görmek, bir başka… Fakat buna kahreden de yok.“Göz ilen, olmazsa saz ilen.” Veysel, Cumhuriyetin onuncu yılında, ilk yolculuğu Ankara’ya yapıyor.Sazı sözü ilgi görüyor. AhmetKutsiTecer gibi bir de “koruyucu meleği” buluyor üstelik. Ardından başlıyor diyar diyar Anadolu, bereketli ve cömert.Bir gün, “Beni hatırlasın” diyeceği “dostlar” ediniyor bir yığın…

Enç de öyle yapıyor, “göz ilen” olmazsa “dil ilen, kalem ilen, el ilen, bilim ilen…” ver elini Colombia Üniversitesi…Ver elini İllinoise Üniversitesi, yüksek lisans ve doktora tamam!

Veysel, o da eğitimin odağında… Halk türküleri öğretmenliği yapıyor Arifiye’de,Hasanoğlan’da, Çifteler’de… Artık görerek kavramak“olmazsa olmaz” değildir.Bu konuda Enç’i dinliyoruz:

“Kulak, el ve burnu gözün güdümünden kurtararak kendi başına iş görür duruma getirmek biraz zaman alıyor.(…)Ellerin biçimi ve el sıkışı da benim için özel bir önem kazanmıştı.Dolgun, etli, küt parmaklı eller, ilk izlenimde içimde hiç de olumlu bir etki yapamıyordu.Elin derisinin dokusu, ısısı ve nemi de önemliydi. Uzun parmaklı, dar avuçlu, teni bakımlı, ılık bir elin üzerimdeki etkisi daima olumludur. Yaşına uygun düşmeyecek kadar ufak, minyon ellerse hoşuma gitmekle birlikte çocuksu bir kişi ile karşı karşıya olduğum kanısını uyandırır. (…) Kemik sayısını avucunuzda belirleyeceğiniz zarif eller, genellikle sıskalık ve sinirli bir kişilik yansıtır. (…)Kanımca el sıkışı, elin biçiminden de öteye kişiliği yansıtır. (…)Bir de iri eli ile çorbaya limon sıkıyormuşçasına elinizi yakalayıp güç denemesine girişenlerden hiç hoşlanmam.(…)Bir de iri, gevşek derili elini odun parçası gibi cansız, avucunuza bırakanlar var.Sanki kendilerinden size hiçbir şey vermek niyetinde olmadıklarını belli etmek isterler.”

Ellerin bu ayrıntılarına göz ile ulaşan kaç kişi vardır.Doç. Dr. MitatEnç’in bu saptamalarında çağdaş ve akılcı bir çeşit el falı bulmuyor muyuz?İşte bu sezgilerdir ki SayınEnç’e ODTÜ’ye, TTK üyeliğine, A.Ü. Eğitim Fakültesine Dekan, kurucu ve öğretim görevlisi olarak çok özel ve önemli bir yer ayırıyor.

Veysel Şatıroğlu ve Mitat Enç, şimdi ikisi de kubbede bir hoş sada…Fakat, kalıcı, etkileyici, yönlendirici, özendirici bir hoş seda. Biz gene sözü Veysel’le bitirelim:

“Ne gelsemdi ne giderdim,
Günden güne arttı derdim.
Garip kalır yerim yurdum,
.”

Rahat uyusunlar, o gün bugündür yerleri, yurtları garip kalmıyor.Çünkü dostları, onları saz saz, türkü türkü; kitap kitap, kürsü kürsü hatırlayıp yaşatıyor.

Selahattin ARSLAN

Yorumunuzu Yazınız

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir