REENKARNASYONA DEĞİŞİK BİR BAKIŞ

REENKARNASYONA DEĞİŞİK BİR BAKIŞ

* Halit ÖZDÜZEN *

Çok çeşitli tarifleri olmakla beraber kısaca: İnsanın Ruh ya da nefsinin ölümden sonra bir başka bedene geçerek yeniden dünyaya döndüğünü iddia eden inanç sistemine reenkarnasyon ve Transmigrasyon, Arapça adıyla “tenasüh” (yeniden bedenlenme) denilmektedir. Bu döngünün, ruhun tamamen arınmasına kadar devam edeceğine inanılmaktadır.

Batıda ilk kez Pisagor ve Platon gibi bazı eski Yunan bilgin ve filozofları tarafından çeşitli eserlerinde dillendirilmiş olan ruh göçü kavramı, ilk çağlardan beri, eski Mısır, Maya ve İnka medeniyetleri gibi birçok http://tr.wikipedia.org/wiki/Uygarl%C4%B1k yerleşik kültürde bilinen ve kabul görmüş olan inanç kavramlarındandır.

Günümüzde ruh göçü kavramını kabul eden pek çok inanç sistemi, Doğu kökenli tarikat ve felsefi akımlar bulunmaktadır. Ruh göçü fikrini kabul etmiş eski ve yeni inanç sistemlerinin mensupları arasında, Hindular (Yoga, Vaishnavism, Shaivism), Budistler, Katharlar Eseniler(Esseniens), Caynacılar, (Sihistler, Umbandacılar, Yezidiler, Nusayriler, Dürzîler, ve Adana, Hatay yöresinde yaşayan bazı Alevi toplulukları sayılabilir. Reenkarnasyon kavramı Asya’nın Şamanist toplumlarında olduğu gibi birçok Kızılderili kabilesinde de yaşatılmaktadır. Hindistan’da “Samsara” adıyla bilinen bu deyim, Budizm’le tanışan Türklerce “Sansar” olarak adlandırılmıştır.

Bu inanç sisteminin esası, insan ruhunun/nefisinin ölümsüz olduğu, bedenin ölümünden sonra yeni bir bedene girerek sürekli olarak ya da tamamen arınıp temizlenene kadar, “yeni bedenlere girmesi” prensibine dayanmaktadır.

İNAÇTAN EYLEME (RUH ÇAĞIRMA)
Reenkarnasyon inancının Batıda bazı marjinal Yahudi ve Hıristiyan guruplarında yer almasına rağmen, daha çok seküler yapıda “ aydın”lar arasında 19.yy. sonlarına doğru gerek Şarkiyatçılığın etkisiyle, gerekse Hinduizm mensuplarının Batıda akademik kariyer yaparak eğitim kurumlarında görev alması sonrası reenkarnasyona doğru bir yöneliş yaşanmıştır. Bir başka etken de Hindistan’ın sömürge döneminde İngiliz yazar ve araştırmacıların Hinduizm ve Budizmle tanışmaları olmuştur. Araştırmacıların Uzakdoğu dinlerini sistemli olarak incelemesi sonrası, bazı kesimlerde gizli ilimlere karşı merak uyanmıştır. Bütün bunların sonrasında değişik gruplar, reenkarnasyon kavramını öğretilerinin merkezine yerleştirerek yeni bir ekol, hatta mezhep oluşturma iddiasında bulunmuşlardır.
Bunlardan en önemlileri Avrupa’da spirtizmi benimseyen Allan Kardec tarafından kurulup daha sonra artçıları tarafından sistemleştirilen ve “Deneysel Ruhçuluk” olarak ünlenen akımdır. Bir diğeri Ukrayna doğumlu H.P.Blavatsky tarafından 1857’de kurulan “Teofizi Cemiyeti” ya da ekolüdür.

Ruh göçü veya sürekli olarak tekrar doğmak kavramı ilk kez bu cemiyetin etkisinde kalan Fransız asıllı Fizikçi ve http://tr.wikipedia.org/wiki/Yazar Yazar Allan Kardec (1804-1869) tarafından fizik kuramlarının da çarpıtılarak yorumlandığı çalışmasıyla metodolojik bir hale dönüştürülmüş ve adına “tekrar ete girme” anlamında reenkarnasyon denilmiştir. Fransız Yazar Kardec, kurduğu “deneysel spiritüalizm”, “Spiritizm ” adını ilk defa 1857’de yayımladığı “Ruhların Kitabı” adlı eseriyle açıklamıştır. Ardından yazdığı diğer eserlerle de konuyu ayrıntılı bir şekilde ele almıştır.

Dikkat edilecek olursa Kardec’in yayınladığı “ Ruhların Kitabı” ile Blavatsky öncülüğünde kurulan “Teofizi Cemiyeti” aynı tarihe (1857) rastlamaktadır.
Kaynaklara göre Türkiye’de ilk spiritiualizm (ruh çağırma celsesi) Bergama’da, Zorluhanzade Avnullah Kazimi Bey tarafından gerçekleştirmiştir. 1896 yılında yapılan bu deney İstanbul’dan Bergama’ya gelen, Avnullah Bey ve orada görev yapan Fransızca öğretmeni Çandarlılı Emin Efendinin iştirakiyle bir gece Belediye Başkanı Dericili Ali Ağa’nın evinde toplanılarak yapılmıştır..Avnullah Bey’in yaptığı spiritizm celsesi kaynağını Fransız Ruhçu Allan Kardec’in spiritüalizm deneylerinden almıştır. Saray çevresine yakın, hatırı sayılan entelektüel bir kimliğe sahip olduğu anlaşılan Avnullah Bey, muhtemelen deneyimlerini Avrupa’da sağlamıştır.

Daha sonra ruh çağırma, ruhçuluk ve benzeri faaliyetlerin halkın tepkisi nedeniyle yer altına indiği görülür. Aradan hayli zaman geçtikten sonra, Ragıp Rıfkı adlı bir yazar 1930 yılında yayınladığı “İspiritizma Tecrübeleri/Ahretle Nasıl Konuşulur” adlı kitapta belirlediği kurallarla Kardec spiritüalizminin Türkiye’de ilk temellerini atmıştır. Bu temeller üzerine Dr. Bedri Ruhselman, Kardec ve Ragıp Rıfkı’nın belirlediği kurallara yenilerini ekleyerek kendine özgü Neo-Spiritüalizm’i kurmuştur. Ruselman’ın vefatı sonrası Rafet Kayserilioğlu tarafından yürütülen faaliyetler “Ruh ve Madde” isimli dergi çevresinde kümelenmiştir.

Bir başka yazımızda Neo-Sparütüalizm ve ruh çağırmayı detaylı olarak irdelemek ümidiyle, burada Semavi Dinler ve İslami kaynaklar açısından reenkarnasyonun Tenasüh/Ruh göçü inancını incelemeye çalışacağız.

RUH GÖÇÜ/YENİDEN BEDENLENME

Yukarıda da değinildiği gibi Reenkarnasyondan en basit tanımıyla, insanın ölümden sonra yeni bir bedenle tekrar dünyaya geleceği ve bu sürecin, “ruh olgunlaşıncaya kadar ” devam edeceği, kastedildiği anlaşılmaktadır. Bu tanım bölgeler ya da ülkelerdeki topluluklar arasında farklılıklar gösterebilmekle beraber, tarihi süreçte bazı değişik akım ve ekollere de dönüşmüştür. Hindiuzim ve Budizm gibi inanç sistemlerinde yeniden doğuşun insan bedeninde olacağı öne sürülürken, bazı inanç gruplarında hayvan ve bitki bedenlerinde de yeniden doğuşun olabileceğine inanılmaktadır. Yine bazı gruplarda tekrar doğuşun bir ceza ve kefaret olacağına inanılırken, gerilemenin söz konusu olmadığına inanan inanç toplulukları da bulunmaktadır.

Kaynaklara göre: “Hint kutsal kitapları Veda’larda maddi alemde yaşayan her varlığın insan bedenine ulaşıncaya kadar 8 milyon 400 bin değişik yaşam formundan geçmesi gerektiğinden bahsedilmekte, bu aşamalardan geçen varlığın ‘kemale ermiş‘ olarak ‘rehber varlığa’ dönüşeceğine inanılmaktadır.

Hinduizm inanç sisteminde her canlının ideali: Dünya’nın bağlarından tam kurtuluş olan Nirvana’ya ulaşmaktır. Nirvâna’ya ulaşmak ancak kemale erişmekle mümkün olmaktadır. Canlılar, Nirvâna’ya erişinceye kadar, öldükten belirli bir süre sonra bir başka bedende yeniden hayat bularak yaşamlarını sürdürmektedir. Buna göre her bir önceki hayatında kazandığı sevaplar ya da işlediği günahlarla orantılı olarak, bir mükâfat ya da bir cezanın bedeli olmak üzere, öncekinden daha gelişmiş bir bedende ya da daha aşağı bir bedende yeniden hayata dönecektir. Bu sistematiğe “ Karma Doktrin” denilmektedir.

Hinduizmde sistemin “sonsuza” kadar devam edeceğine inanılmakta, Budizm ve Manihaizm inançlarında ise, ruh aydınlanana veya günahlarından temizlenene kadar bu döngü devam etmektedir. Budizmde kişi ancak günahlarından temizlenince “nirvana”ya kavuşabilmektedir. Maniheizmde, temizlenen ruh beden ve dünya tutsaklığından kurtularak, gerçek ulvi âleme doğru yolculuğa yönelmektedir.

Kast sistemi uygulandığından Hindistan’da, Hindular “parya kastında ölen kimsenin sevaplarından dolayı Brahman olarak ya da bir Brahmanın günahlarından dolayı bir parya, hayvan veya bir bitki olarak yeniden hayata döneceğine” inanmaktadırlar.

Bahsi geçen Hinduizm ve Budizm genelde bilindiği halde, Maniheizm bazı kesimler dışında yeterince bilinmemektedir. Kısaca tanımlamak gerekirse: MS. 216 yılında Güney İran’da doğan Mani’nin kurduğu inanç sistemidir. Mani, Hıristiyanlık, Sabiilik, Zerdüştlük ve Mecusilik ilkelerinden etkilenip onları sentezleyerek peygamber olduğu iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Sistem, MS. 4. yy. da Ortadoğu’da Hıristiyanlığın önemli bir rakibi konumuna gelip, 8. yy.da Uygurların resmi dini olmuştur.

İslam coğrafyasında Reenkarnasyon’a inanan grupların bir kısmında Hinduizm ve Budizmin etkisi olduğu gibi, bir bölümü de Maniheizmin etkisindedir. Din sosyolojisi açısından bakıldığında, yeni bir dine giren inanç gruplarının -ne kadar samimi olurlarsa olsunlar- eski inanç sistemlerindeki bazı ilkeleri yeni inanç sisteminin ilkeleri ile değiştirmeleri süreç almaktadır. Hele bu inanç sitemi Heterodoksi olarak nitelenip uzun müddet şu veya bu sebeple ana kitleden dışlandıkları için din eğitimden de uzak kalmışlarsa, uyum süreci daha da uzamaktadır.

YAHUDİ VE HIRISTİYANLIK AÇISINDAN RUH GÖÇÜ

Ruh göçü kavramı Müslümanlar gibi kıyamet inanışına sahip Musevilikte bulunmamakla birlikte, popüler kültür içerisinde yetişen bazı gruplarda ruh göçü kavramına ilişkin bazı düşünsel öğelerin yer aldığı belirtilmektedir.
Kaynaklara göre Ruh göçü kavramının Yahudilerin mistik ve gizli ilimler öğretisi olarak kabul edilen Kabala’ da yer aldığı, bazı Yahudilerin Hz. Musa’nın önce Âdem, sonra İbrahim (A.S.) daha sonra da Musa olarak dünyaya geldiğine inanmakta olduğu belirtilmektedir.
Bir yönüyle İslam coğrafyasında yeşeren Bâtınilik ve Hurufilik düşüncesine de kaynaklık etmiş bulunan Kabala, Musevi ana kitle tarafından ve bilimsel çevrelerde hiçbir dönemde kabul görmemiştir.
19.yy.’da doğmuş birçok akım, ruh göçü inanışını benimsemiş durumdadır. Bunlara örnek olarak Spirtizma, Teofizi ve bazı felsefi akımlar sayılabilir. İlk Hıristiyanların ruh göçüne inandığını ileri süren Teozoflar ve Batılı Spiritüalistler İncil’lerdeki bazı pasajları da iddialarına -zorlama yorumlarla- kanıt olarak göstermektedirler. 20. yy ve günümüzde Hıristiyanlık ile ruh göçünü bağdaştırmaya çalışan pek çok girişim olmuştur. Kilise ve değişik teologlardan tepki görmelerine rağmen bu gün için Hıristiyan aleminde Ruh göçüne inananların sayısı, hiç de küçümsenmeyecek rakamlara ulaşmıştır!..

İSLAM İNANCINDA RUH GÖÇÜ VAR MI?

Sorunun cevabını aramadan önce Reenkarnasyon konusunda araştırma ve çalışmalar yapmış bulunan Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre’nin Ruh konusundaki bütün Müslümanların inancına tercüman olan tespitine değinelim: “Kur’ân-ı Kerîm’in Ahzab sûresinin 72. âyetinde Cenâb-ı Hakk: “… Biz emâneti göklere, arza ve dağlara arzettik; onlar O’nu yüklenmekten çekindiler ve O’ndan korktular; O’nu insan yüklendi…” demekte; Hicr sûresinin 28. ve 29. âyetlerinde, Secde sûresinin 7. ilâ 9. âyetlerinde ve Sâd sûresinin de 71. ve 72. ayetlerinde ise Allah, insanı balçıktan yarattığını, ona Kendi Ruh’undan üfürdüğünü ve meleklere de insana derhâl secde etmelerini emrettiğini söylemektedir. Şu hâlde insandaki Kutsal Emanet Allah’ın ona Kendi Ruh’undan üfürmüş olduğu Ruh’tur. İnsan bu Kutsal Emanet dolayısıyla eşrefü-l mahlûkat (yâni yaratılmışların en şereflisi) olmuştur.”

Özemre’nin belirtiği ayet şöyledir : “ Ki O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir öz sudan, değersiz bir sudan yarattı. Sonra onu, düzeltip bir biçime soktu ve ona ruhundan üfledi.” (Secde 32/7-8-9) Hani Rabbin meleklere demişti ki: “Ben çamurdan bir insan yaratmaktayım.” “Onu tesviye edip, düzeltip de ona ruhumdan üfledim mi derhal ona secdeye kapanın.” (Sad 38/71-72) Ayette geçen “ Ruhundan üfledi” sözüyle Rabbü’l Âleminin, Âdem’e ve onun soyuna iletilen ruhun kendi ruhu olduğu belirtilmektedir. Nitekim melekler, kendisine iletilen ulvi ruhu taşıyan Âdem’e tazim secdesi yaparak onun yüceliğini kabul etmişlerdir. Çünkü Âdem’in Ruhu, Rabbü’l Âleminin zat ve sıfatlarının tümünden yaratılırken, melekler bir veya birkaç sıfatının nurundan yaratılmışlardır. Âdemin soyundan gelenler Yüce Allah’ın Ruhunu taşımaktadır! O nedenle Âdem (A.S.) Rabbinin öğretisiyle isimlerinin tamamını sayabilmiştir. Yine insanın ana rahminde yaratılışının ayrıntılı olarak anlatıldığı Müminun Suresinin 14. Ayetinde biyolojik yaratışı takiben “Sonra bir başka yaratılışla onu inşa ettik.” denilerek, insanın ruhi yaratılışına değinilmiştir.
Çocuk ana rahminde birleşen iki canlıdan (sperm ve yumurtadan) meydana gelip, tek canlıya dönüşerek insan yapısını oluşturunca, Allah (C.C.) ona kendi ruhundan üfleyerek insanı yüce bir varlığa (İnsana) dönüştürmektedir.
Yüce Allah, bitki ve hayvanlara can vererek maddeden ayırırken, insana canın yanında “ruh” vererek onu da madde ve bitkilerden ayırmıştır. Vücudu yöneten beynin işlevini devam ettirebilmesi için mineral, protein gibi besin değerleri içeren bol oksijenli kan ve yaşam enerjisi olan “Can”a ihtiyacı bulunmaktadır. Beyne yaşam sağlayan can, beynin ürettiği enerjiyle beslendiği gibi, ruhtan aldığı enerjiyi de beyne ileterek zekâyı olgulaştırmaktadır. Ruh ve can, enerji boyutunda beyinle sürekli iletişim ve etkileşim içerisindedir. Ruh ve onun türevi olan nefis, can ve bedenden bağımsız bir fonksiyonel yapıya sahiptir.
Yaşam sürecinde Ruh ve ondan etkilenen rahmani akıl, merhamet, özveri, cömertlik gibi ulvi ve erdemli duygulardan kaynaklanan eylemleriyle maveraya (ötelere) yönelirken, nefis ve onu yansıtan hayvani akıl ise dünyevi kuşkularla, dünya ortamının şartlarına uyum sağlayacak şekilde pozisyon almaktadır. Kur’an’da nefis hakkında şöyle denilmektedir: “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene and olsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır.” (Şems 91/7-10) Ölüm olayı, beynin fonksiyonlarını yitirmesi sonrasında gerçekleşmekte; can, varlıktaki ilahi genel enerjiye katılırken ruh veya nefis ise, Ruhlar ya da nefisler ülkesine doğru meleklerin yardımıyla yolculuğa çıkmaktadır. De ki: “Sizin için görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz” (Secde 32/9)
Can, varlıklara bilinç ve şuur vererek, onları yönlendiren, çevre ortamına göre hayatta kalma ve nesillerini devam ettirme mekanizmaları geliştirerek, yaşamsal işlevlerini gerçekleştiren enerji (nur) olarak tanımlanabilir. Can, beynin ölümü sonrasında bedenden ayrılarak varlıklara hayat veren sonsuz Hay/Can enerjisine katılmaktadır. Ruh ve nefis “can”dan çok daha özgün bir varlık olduğundan, etkisini enerji boyutunda beyin ve akıl yoluyla vücudun tamamında göstermekte ve bedene ihtiyaç duymadan bağımsız olarak da yaşamını sürdürebilmektedir. Derin uyku ve narkoz altındaki ameliyat sırasında ruh bedenden ayrılıp çıkarken, can yaşam görevini devam ettirmektedir. Genel anesteziyle ameliyat geçiren birçok hasta, operasyon sonrasında, doktoruna ve çevresine kendi ameliyatını seyrettiğini anlattığı, bilinen ve yaşanan gerçeklerdendir. Kur’an’da “insanların ruhunun uykularında alındığı ölümlerine hükmedilenlerin alıkonularak diğerlerinin ecellerinin sonuna kadar bırakıldığı” bildirilmektedir. (Bkz.Zümer 39/42) Hz. Muhammed (S.A.S.) bir Hadisi Şerifinde uyku sırasındaki yaşamı anlatırken şöyle buyurmaktadır: ”Ben Rabbimin katında gecelerim, O bana yedirir içirir.” (1) (*)

REENKARNASYONA İNANANLARIN DELİLLERİ (!)
İslam coğrafyasında ve özellikle Türkiye’de son yıllarda Hint ve Uzakdoğu kaynaklı düşünce ve bu doğrultuda gelişen yoga, meditasyon gibi olgular bazı gruplar tarafından yaşam felsefesine dönüştürülmüştür. Özellikle büyük şehirlerde gelişen bu akımların taraftarları reenkarnasyona inanmaktadırlar. Kendilerine “Müslüman mahallesinde“ taraftar bulabilmek için de İslam inancında ana unsur olan Kur’an’daki bazı ayetlerle, zayıf ve mevzu hadisleri, inançları doğrultusunda yorumlamaktadırlar. Bunun yanında Mevlana ve Yunus gibi toplumda yüksek prestij sahibi zatlarla batini düşüncenin etkisindeki bazı şairlerin devriye ve şathiye kabilinden söylediği şiirleri de istismar etmektedirler.

Çok fazla ayrıntıya girmeden ileri sürülen iddialara kısaca göz atalım:
1. Ayetler : «Allah’ın varlığını nasıl inkâr ediyorsunuz ki, sizi ölü iken O diriltti, sonra yine sizi O öldürecek, yine sizi O diriltecektir; nihayet (ahirette) yalnız O’na döneceksiniz.» (Bakara 2/28)
Ayrıca Vakıa Suresi’nde “Sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmak üzere aranızda ölümü biz takdir ettik. (Bu konuda) bizim önümüze geçilmez.” (Vakıa 107/ 60,61)
Önce ilk ayetin üzerinde duralım: “Sizi Ölü iken O diriltti.” tümcesi Reenkarnasyon veya herhangi bir art niyetli yoruma meydan vermeyecek kadar açıktır. Bütün insanlar, ana rahminde canlanarak insana dönüşmüştür.”Sonra sizi o öldürecek, yine sizi O diriltecektir.” Bedenin ölümünden sonra insan, ruh ya da nefsin Rabbine yönelişi yeni bir doğumdur. İkinci ayetteki “Sizi bilemeyeceğiniz şekilde yeniden yaratmak üzere ölümü takdir ettik.” tümcesi de aynı manayı pekiştirmektedir; çünkü gidilen âlem Ruhlar Âlemidir ve yaşam ruh veya nefis olarak yaşanacaktır.

Kıyamette surun üflenmesi sonrasında çıkacak ses yeryüzünün her yanına yansıyacağı için cinler, melekler ve ruhlar âleminde de duyulacaktır. Bu birinci üfleme kıyamet saatinin başladığının ilanıdır. “Sura üflenildiğinde; Allah’ın dilediği kimseler dışında göklerde ve yerde ne varsa çarpılıp yere yıkılır. Sonra Sura bir daha üflenmiştir onlar ayağa kalkmış (dirilmiş) durumda çevreye bakınıyorlar.”(Zümer 39/68) İsrafil (A.S.)’in çıkardığı melekuti sesin şiddetinden gökteki bazı varlıklar baygın; yerdeki varlıklar ölü konumuna gelecektir.
2. a)Mevlana’ya atfedilen söz : “Ben de cansız varlıkken öldüm, yetişip gelişen bitki oldum; bitkiyken öldüm, hayvan biçiminde tezahür ettim. Hayvanlıktan geçip öldüm, insan oldum; öyleyse ölmekten korkmak niye? Hiç daha kötüye dönüştüğüm, alçaldığım görüldü mü?”
b)Yunus Emre : “Her dem yeni doğarız, bizden kim usanası.”
Mevlana Şems-i Tebrizi ile halvet ettiği dönemlerde sarf ettiği sözlerden bir bölümü batini olup, bunların yorumu gerekmektedir. Bu nedenle Osmanlıda, günümüz Türkiye’sinde ve Farsçanın konuşulduğu ülkelerde düzenlenen toplantılarda Mevlana uzmanı mesnevihanlar tarafından okunarak yorumlanmaktadır. Yunus’a gelince, mısralarında açıkça insandaki maddi ve manevi gelişmeye işaret etmektedir. Nitekim Yunus ve Mevlana pek çok dizelerinde manayı gizleyip, insanı sarsarak düşünmeye ve araştırmaya sevk etmektedir; bu nedenle tümceleri zahiri manasıyla yorumlamak yanlıştır. Yunus’un “Çıktım erik dalına onda yedim üzümü (…) Kerpiç koydum kazana poyraz ile kaynattım, nedir diye sorana bandım verdim özümü” bunlardan en belirgin olanlarındandır.

REENKARNASYON İÇİN POPÜLER YAKLAŞIMLAR VE İDDİALAR
Yıllardan beri insanlığın gündeminde bulunan reenkarnasyon hakkında birçok araştırma yapılarak çeşitli vakalar incelenmiş leh ve aleyhinde yüzlerce cilt eser yazılmıştır. Burada iddiaların en popüler olanlarından bir kaçının üzerinde durmaya çalışacağız.
1. İnsanların Hipnotize edilerek önceki yaşama götürme iddiası: Bilindiği gibi Hipnoz bir başkasının telkiniyle yaşanan hafif uyku halidir. Bu süreci yaşayan denekten telkin yoluyla geri tarihlere giderek bir önceki yaşamını hatırlaması istenmektedir. Denek gördüğü veya yaşadığı durumu anlatmaya başlar. Bilim dünyası dışarıdan yönlendirmeye açık olan bu sistemin Reenkarnasyona kanıt olamayacağı düşüncesindedir. Her nedense ikinci yaşamı hatırlayanlar genellikle o yaşamda padişah, kral veya kraliçe olduklarını söylemektedirler.
2. Çocukluk çağında, kendinin başka biri olduğu iddiası: Türkiye’de ağırlıklı olarak Hatay ili ve çevresinde rastlanan bu olguya bazen değişik yörelerde de rastlanabilmektedir. Bilimsel çevrelerce araştırma ve incelemeye alınan bu vakalar bazen insan aklını şaşırtacak kadar ortaya bilgi ve iddia yumağı sunmaktadır. Vakaların çoğu dramatik ölümlerle karşılaşan şahısların vefatından hemen sonra doğan çocuklar tarafından dillendirilmesi vakaların dikkate değer önemli bir olgusudur. Araştırmalarda çocuğun ergenlik çağına girişten itibaren bu iddiaları terk ederek kendi kimlik ve kişiliğine döndüğü gözlenmiştir. Uzmanların bu konudaki görüşü: Çocukların anlattığı vakaların çoğunun doğruluğu, ancak çocuğun hayal dünyasının her türlü etkileşime açık olması nedeniyle reenkarnasyona delil olamayacağıdır. Ayrıca bu çocukların kültür ve inanç olarak reenkarnasyona inanan topluluklar çevrelerinden oluşması da ayrı bir soru işaretlerini beraberinde getirmektedir?
3. Tibet’in ruhani lideri 14’üncü “kutsal Dalay Lama” vakası: İddiaya göre 13’üncü Dalay Lama’nın ölümünden sonra artçısı lamalardan biri, gördüğünü söylediği bir rüyanın ardından 13. Dalay Lamanın ruhunun iki yaşındaki Lhamo Dhondrup isimli bir çocukta bedenlendiğini ileri sürmüştür. Çocuk Tibetli rahipler tarafından ailesinin ikna edilmesi sonucu 14. Dalay Lama olarak yetiştirilmektedir. Ortadoğu ve Avrasya coğrafyasında içeriği değişik olsa da benzer efsaneler her dönemde üretilmiştir! Burada insanın aklına bazı sorular takılmaktadır. Olaya bilimsel çevrelerin yaklaşımı nedir? Ayrıca 13. Dalay Lama inanç sistemlerine göre “arınmadan mı öldü de, arınmak için Lahano Drondrup olarak tekrar bedenlendi? Nasıl olsa bozacının şahidi şıracı ya! Bize de Dhondrup’un Tibetlilere hayırlı olmasını dilemekten başka bir şey düşmez. (**)

SONUÇ YERİNE
Reenkarnasyona inananlar öncelikle bir günlük gazetemizde yayımlanan yazı dizisindeki şu tespit ve arkasından gelen sorunun cevabını aramak zorundadırlar:
“Milyonlarca insan reenkarnasyona inansa da bunların yalnızca çok küçük bir kısmı önceki yaşamlarını hatırlayabildiklerini söylemektedir. Bilim Adamlarına reenkarnasyon inancını çökertmek için basit bir matematik hesabı yeterlidir. En güvenilir tahminlere göre dünya nüfusu bu gün yedi milyara yakın bir sayıya ulaşmıştır. 1800’lü yıllarda dünya üzerinde neredeyse bir milyardan daha az sayıda insan yaşamaktaydı. Son iki yüz yıl içinde ortaya çıkan “yeni” altı milyar ruh nereden geldi? Atalarımızın ruhu günümüzde altı ruha bedel miydi yoksa? ” (2)
İnsan bedeninin anatomik yapısı birbirine benzese de milyarlarca insan nasıl birçok yönüyle birbirinden ayrılmaktaysa, Yüce Allah’ın, bedenle irtibatlandırdığı Ruh da yaratılan her insan için ayrı ve özeldir. Popüler yaklaşımlar bölümünde verdiğimiz örnekler bilimsel gerçeklikle bağdaşmadığı gibi, dinsel gerçeklilikle de bağdaşmaktadır. Aşağıda vereceğimiz Kur’an Ayetleri yalnız başına bu düşünceyi çürütmeye yeterlidir.
“Nihayet onlardan her birine ölüm geldiğinde, ‘Rabbim beni (dünyaya) geri gönder; geri gönder ki o arkada bıraktığım yerde Ta ki boşa ge-çirdiğim hayatımı, yararlı çalışmalarla değerlendireyim derler. Asla, bu diyenin geçersiz görüşüdür. Onların ardında ba’s (mahşer) gününe kadar sürecek berzah vardır. (Ba’s için) sura üflendiğinde aralarında ne soy sop vardır, ne de bir soranları” (Müminun 23 / 99-101).
İslam inancına göre dünyaya gelen her şahıs vefatının sonunda amel defterine göre yaptığı fiillerden dolayı hesap verecektir. Hesabın sonrasında Cennet veya Cehenneme gideceği inancı bulunmaktadır. Bunun aksini söylemek Amentünün Ahiret inancını inkâr olup insanı İslam’dan uzaklaştırır.
Bilimsel olduğu ileri sürülen deney ve iddialara gelince, hiçbirisi ilimi çevresinde yeterli kabulü görmediği gibi, bazıları bilim insanlarının ilgisini dahi çekmemektedir. Buna rağmen gerek yayımlanan kitaplarla, gerek sansansiyonel filimler gerekse de basında yer aşan magazin haberleriyle popülerliğini uzun süre devam ettirip,zayıf irade sahiplerini etkilemeye devam edecektir.

DİPNOTLAR
1-Buhari ,Savm 20, Müslüm, Siyam 57,Malik, Siyam58 ,Ahmed bin Hanbel, Müsned,III S.8
*Ruh konusunda daha ayrıntılı bilgi daha önce birçok medyada yer alan “Ruh, nefisler ve can” isimli makalemizde bulunmaktadır. Konuyla ilgilenenler birçok internet sitesinde yayınlanmakta olan o makaleye başvurabilirler
** Dalay Lama, Tibet Budizminin yüksek dini önderi, Lama (Ruhban-Keşiş)
2- Vatan Gazetesi

KAYNAKÇA
1-Dinler Tarihi Günay Tümer-Abdurahman küçük ocak Yay. 4. Baskı 2002 Ank.
2- Ahmet Suat Özemre’nin İslamiyet Açısından Reenkarnasyon isimli makalesinden
3- -İslam Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı 1988 İst.
4- Din ve İnanç sözlüğü Şinasi Özgün Vadi Yayınları Ank
5-Hindiuzim ve Budizm Ananda CoomarasWay Türkçesi İsmail Taşpınar Kaknüs Yay.2000 İst.
6- – Büyük Larousse, Wikipedia vb. sözlük ve Ans.

Yorumunuzu Yazınız

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir