PSİKOPATOLOJİNİN TANINMASI VE ÖLÇÜLMESİ

PSİKOPATOLOJİNİN TANINMASI VE ÖLÇÜLMESİ

Dr. Şeref GÜLSEREN

Ruhsal hastalığın bileşenlerinin ölçümü bütün ruh sağlığı profesyonelleri için oldukça önemlidir. Psikiyatrist ve psikologlar günlük uygulamalarında dikkatlice değerlendirilmesi ve ölçülmesi gereken durumlarla karşılaşırlar.
Bu hasta tehlikeli midir ya da intihar riski var mıdır? Mani mi, yoksa şizofreni mi vardır? Demansı ya da depresyonu mu vardır? Depresyonunun şiddeti bir tedaviyi gerektirecek düzeyde midir? Tedavi girişiminin başlangıcından bu yana hasta düzelmiş midir? Hasta bağımsız olarak ve denetlenmeden işlev görebilecek midir? Aile ortamı psikiyatrik olarak yaşanan güçlüklere katkıda bulunmakta mıdır? Zekâ düzeyi nedir? Hastanın kişilerarası ilişkileri nasıldır? Şu andaki akut krizin düzelmesinden sonra hastalık öncesi kişilik açısından ne beklenebilir? Hastanın belirtilerinin özellikleri ne kadar etnik ya da demografik özelliklere bağlıdır? Yapılacak ayrıntılı bir değerlendirme ile ilişkili klinik durumlar için sonsuz bir liste hazırlanabilir (Wetzler 1989; Verhulst 1995).

ÖLÇÜM VE ÖLÇEKLER

Tarihçe

Test ve ölçümün öyküsü antik döneme kadar uzanmaktadır. Çin imparatorluğu döneminde bilinen kullanımı üç bin yıl öncesine dayanmaktadır. Antik Yunan döneminde ise daha çok eğitimsel sürecin tamamlayıcısı olarak yer almış ve testler fiziksel ve entelektüel becerilerin değerlendirilmesi için kullanılmıştır. Testleri ve öğretmeyi birarada yürüten Sokratik öğretme yöntemi bugün bile yaygın olarak kullanılmaktadır. Orta çağdan itibaren Avrupa üniversiteleri de değerlendirmede testleri kullanmaya başlamışlardır. Ondokuzuncu yüzyılda İngiliz biyolog Sir Francis Galton testleri ilk kez uygulayan araştırmacı olmuştur. Galton bir yazısında “Dış dünyadaki olaylar bize algılarımızdan geçerek gelirler, bu yüzden duyularımızdaki algı farklılıkları ne kadar belirgin olursa yargı ve zekâmız da o ölçüde fazla rol oynayabilir” demiştir. Bilimsel anlamda “mental test” kavramını ise ilk olarak Amerikalı psikolog Cattell 1890’da kullanmıştır. Daha sonra Kraepelin (1895) ve Ebbinghaus (1897) çeşitli ruhsal belirtilerin daha çok aritmetik yönden hesaplanmasını amaçlayan ölçekler kullanmışlardır (Anastasi 1990).

kökenlerini Fechner, Muller ve Weber gibi psikologların psikofiziksel yöntemlerinden almıştır. Onların en başta tasarladıkları şey, zihinle beden arasındaki ilişkinin bulunması idi. Bu nedenle, ilk baştaki yöntemler duyusal yaşantı eşiğine ulaşması için gerekli fiziksel uyarının şiddetinin araştırılması ve bundan başka duyum sonucu oluşan şiddetin fiziksel ölçek ve psikolojik ölçekten elde edilen sonuçlar arasındaki ilişkinin bulunması idi. Modern psikofizikçiler bu işi davranışsal görüngünün tam ölçekli matematiksel yöntemlerini geliştirme noktasına getirirken, alanın dışındaki birçok araştırmacı da psikometrik ölçeklerin gelişiminde uygulamanın geriye kalan en büyük bölümünü gerçekleştirmişlerdir (Maccorquodale ve ark. 1970).

Her bilim dalı, görüngelerini nitelemek ve ölçmek için kendi yöntemlerini geliştirir. Diğer tıp dalları ile karşılaştırıldığında, psikiyatrik bozuklukların klinik belirtileri kan basıncı ve idrarda bakteri saptanması gibi fiziksel ya da fizyolojik parametreler ile ölçülemediği için psikiyatrinin bir dezavantajı vardır. Bunun sonucunda psikiyatride klinik görüngüyü nesnel ve genellikle nicel bilgiye dönüştüren değerlendirme ölçekleri kullanılmaktadır. Değerlendirme ölçeği ile aktarılan bilgi, bir tanı konmasında, belirli bir kesitte bir kişinin klinik durumunu belgelemede ya da bir hasta hakkında klinik görüşme ile sağlanan bilgiyi artırmada kullanılabilir. Değerlendirme ölçeklerinin bu şekilde kullanımı hem klinik sağaltımda, hem de araştırmalarda önemli olabilir, ancak büyük olasılıkla ikinci amaçla kullanımları daha yaygındır (Davis 1996; Marder 1995).

Psikiyatrik bilgilerin çoğu betimleyicidir ve ölçüm araçlarının temel amacı bu bilgiyi daha sonradan istatistiksel işlem uygulamak üzere ölçülebilir sayısal verilere dönüştürmektir. Günümüzün teknolojik ortamında bazen bu sayısal veriler betimlemelere üstün olarak değerlendirilir, ancak psikiyatrinin tarihsel perspektifi bu görüşün doğru olmadığını göstermektedir. Araştırmacılar bulgularını yalnızca betimleyici deyişlerle ifade etmekten utanmamalıdırlar. Psikiyatride gelişmelerin çoğu yazılı ve sözlü materyalin yaygınlaşması ile olmuştur ve sayısal verilere dönüştürülmesinin etkisi oldukça az olmuştur (Dennis 1995).Günümüzde betimleyici yönden tanımlanabilen suçluluk ve utanma duygusu gibi birbirine yakın gibi görünen duyguları daha incelikle ayırt edebilmeyi (Tangney 1996) ve şizofrenide içgörü gibi karmaşık bir kavram konusunda yararlı bilgiler elde etmeyi (Amador ve ark. 1993) amaçlayan ölçeklerin geliştirilmesi eğilimi gözlenmektedir.

Tanım

Psikolojik test, temel olarak bir davranış kalıbının nesnel ve standart şekilde ölçümüdür. diğer bilimlerde kullanılan testlere benzerler, burada gözlemler küçük ancak dikkatle seçilmiş bir örneklem üzerinde yapılır (Anastasi 1990).

Günümüzde araştırma, bilgiye bilimsel olarak yaklaşım ve ölçüm kaçınılmaz olarak birlikte düşünülmesi gereken kavramlardır. Bu nedenle ölçeklerin oluşmasını sağlayan bilimsel bilgi ve araştırma kavramlarının gözden geçirilmesi yararlı olacaktır.

Araştırma

“Bilim” ve “araştırma” sözcükleri, önemlidir. Prestijleri öylesine fazladır ki uygulandıkları herhangi bir şey sorgusuz kabul edilme eğilimi taşır ve bunun sonucu olarak gerçek anlamlarının kapsamından uzak durumlar için de kullanılırlar. Herhangi bir araştırmada yer alan araştırma terimi ya da araştırılmakta olunan sorunları tanımlamada kullanılan fiil olarak bu terim, neler yapılacağını dinleyen kişiyi açıkça daha alıcı hale getirir.

Bu tür terimleri araştırma ve bilim anlamında tanımlamak için, daha pratik bir yaklaşım uygundur. Örneğin bu tür etkinlikler araştırma olarak adlandırılarak bir liste hazırlanabilir. Ancak, bu liste büyük olasılıkla yetersiz olacağı gibi çok da kapsayıcı olacaktır. İkinci bir adım gereklidir. Öncül tanımlamalarla başlayarak tanıma uyan çok farklı şeyleri ve etkinlikleri kapsayan bir liste hazırlanmalıdır. Listede yer alanlar bir yere kadar araştırma olarak adlandırılırlar, en başta formüle edilen tanımlamaların daha özgül ve daha seçici olması için yeniden gözden geçirilmesi gerekir.

Bu işlemin kullanılması ile bile, yalnızca araştırma olarak adlandırılabilecek şeylerin alındığı ve araştırma olarak adlandırılamayacak olan şeylerin dışlandığı mükemmel bir tanımlama sağlanamayacaktır. Ancak, operasyonel bir yaklaşımın kullanılması etkinliklerin en üst düzeyde doğru bir şekilde sınıflandırılmasını sağlayacak bir tanıma ulaşılmasını sağlayacaktır, böylece yanlış anlamaların en aza indirgenmesi sağlanacaktır (Maccorquodale ve ark. 1970).

Sorun Çözücü Olarak Araştırma

Yukarıda belirtilen işlem ister kendi mantıksal değerlendirmesine uygulansın, isterse deneysel olarak diğerlerinin kullandıkları terimlerle ifade edilsin; sonuçta sorun çözme açısından modern araştırma tanımına ulaşılmış olacaktır. Hangi sorun çözücü yapıların (örn. teknikler) ve ne tür sorunların kabul edileceğine ilişkin çok az sayıda belirsizlik kalmış olur. Bilgilerimiz arttığı, yeni teknikler geliştirildiği ve eski, daha az kullanışlı yaklaşımlar dışlandığı için kabul edilebilir tekniklere ilişkin özgül bir liste sağlanamaz ve hatta sağlanmamalıdır. Ancak, tanımlama amaçlı “yapılandırılmış” kelimesi, üzerinde durulan alanda çalışan bilimadamları tarafından günümüzde uygun olarak kabul edilen bazı özgül tekniklerden herhangi biri anlamına gelir (Maccorquodale ve ark. 1970).

Pek çok kişi karşılaştığı halde henüz yanıtı bulunmamış bir soru sorun olarak isimlendirilebilir. Sorun çözüldüğünde ve bu durum bildirildiğinde, bu artık bir araştırma değil, iletişim ve öğretim sorunudur. Bu nedenle olaylara ve diğer bilgilere bakış, araştırma etkinlikleri, yeni bir sorunun aydınlatılması için kullanılmadıkça ve yaşamda bütünleştirilmedikçe (her ne kadar bilimdışı kişiler bu terimi bu amaçla kullansa bile) “araştırma” başlığı altında değerlendirilemeyecektir.

Sonuç olarak, belki rasyonel olarak mükemmel olmasa da araştırmanın tanımı şu şekilde yapılabilir:Araştırma, o alanda çalışan biliminsanları tarafından uygun olarak kabul edilen araştırma yöntemlerini kullanarak yeni bilgilere ulaşılmasını sağlayan sorun çözücü etkinliktir (Maccorquodale ve ark. 1970).

Bilimi daha yakından incelemek için şu soruları düşünmeliyiz: “Bu kadar gururla söz ettiğimiz bu bilim nedir?” ve “Böylesine özenle izlediğimiz yöntemlerinin mantığı nedir?” Bilimsel yaklaşıma göre günümüzde bilginin kazanılması gerektiği düşünülen yolun ideal olması gözönüne alındığında “Bilginin, gerçeğin ve doğrunun elde edilmesinde kullanılan başka yöntemler nelerdir?” ve “neden onların uygun oldukları yolunda bir duygu yaşamayız?” biçimindeki soruları sormamız gerekir. Bu yüzden şu 5 yöntemin araştırılması gerekir: Kararlılık, sezgi yöntemi, yetki, akılcılık ve deneysel yöntem (Maccorquodale ve ark. 1970).

Kararlılık Yöntemi: Kararlılık, bazen bir şeye yalnızca her zaman yapmamız nedeni ile inanmamız anlamına gelir. Başlangıçta bir kanıya yol açan bir izlenim daha sonra doğru olduğuna inanarak davrandığımız bir inanış haline gelir. İnsanların batıl inançlarının bu yolla geliştiği düşünülür. Örneğin, av sırasında o avı bozan bir kara kedi gören ilk çağ avcısının daha sonra başka bir kara kedi gördüğünü ve çalılığa tökezlenerek düştüğünü varsayalım. Bu adam artık arkadaşlarına kara kedinin uğursuzluk getirdiğini anlatacaktır. Doğruluk değeri olmadığı için günümüzde bu yöntemin dışlanması gerekir.

Sezgi Yöntemi: Birçok kişi sezgiye sahip olduğuna inanır. Sezgisel gerçekler, öznel deneyime dayalıdır. Ancak sezgiye dayalı önermeler eskiden beri karşımıza çıkar. Okul öncesi bir çocuk sezgisel olarak dünyanın düz olduğunu belirtir. Olaylar ne kadar açık görünse de, bir konu üzerinde sezgisel olarak birçok kişi aynı yönde düşünse de gerçeğin anlaşılmasında ısrar edilmelidir. Hiçbir bilimsel ifade asla “Bu gerçekleri bireysel deneyimlememizle elde ettik” kelimeleri ile başlayamaz.

Yetki Yöntemi: Bu yöntemde, otorite tarafından verilmiş bilgilere başvurulur ve daha fazla sorgulamadan doğruluk ya da gerçekliği kabul edilir. Bir zamanlar bilgi edinmenin temel yolu idi. Günümüzde de bunun örnekleri vardır. Örneğin dinlerde kutsal bir dine, mahkemeye ya da kişiye sonsuz bir yetki verilir, bunlar eleştirilmezler. Bu yöntemde neyin kabul edilmesi gerektiği emredilmiştir. Ancak, bu şekilde ulaşılan bilgiler bilimsel olarak nitelendirilemezler.

Akılcı Yöntem: Gerçeğe ulaşmak için mantığın kullanılması durumunda akılcı yöntemden söz edilir. Yürütülen mantık doğru ise sonucun da doğru olduğu kabul edilir. Klasik örnek şu şekilde verilebilir:

Tüm insanlar ölür.

Sen bir insansın.

Bu nedenle sen de öleceksin.

Yukarıda varılan sonucu hemen herkes kabul etmeye istekli olmasına karşın, bunun doğru olup olmadığını sormalıyız. Bugün bazı bilimadamlarının insan bedeninin dondurularak bir süre sonra yeniden çözülebileceğini belirtmeleri ve bunun yinelenebileceğini öngörmeleri bu konunun doğruluğunun tartışılabileceğini düşündürmektedir. Akıl yürütmeden bir şey yapamayız, çünkü bilimsel yöntemin vazgeçilmez temelidir. Ancak, kıl yürütme bilgiye ulaşmada yalnız başına asla kullanılmamalıdır. Ne kadar mantıklı olursa olsun, bilimsel kuram ya da uygulama sınanmamış buluşlara dayandırılmamalıdır.

Deneysel Yöntem: Deneysel yaklaşım, bir gerçek ya da doğru konusunda bir yargıya varılmasında tek ölçütün deneyimle uyuşsun ya da uyuşmasın bilgi olduğunu iddia eder. Bilgi, uyuşuyorsa kabul edilir; uyuşmuyorsa bilgi olarak reddedilmelidir. Başlangıçta bu saf deneysel yaklaşım çok cazip gibi durmaktadır. Bu yaklaşımı çabucak kabul etmeden önce, tek başına kullanılmasının sakıncalarına da dikkat edilmelidir. Bunlardan ilki, hatırlamada yanılabilmedir. Hatırlama koşulları ideal olduğunda bile hatırlananın ne kadar az olduğunun gösterilmesi çarpıcıdır. Bazen unuttuğumuzda da yalnızca rastlantısal olarak unutmayız. İkinci konu, geçmiş deneyimlerimizin bugünkü algılarımızı etkilemesidir. Yapılan başka çalışmalar, motivasyon durumumuzun gördüklerimizi etkilediğini göstermiştir. Örneğin yiyecekten yoksun bırakılan bireyler, ekrana yalnızca gölgeleri yansıtıldığı halde bile yiyecek birşeyler görme eğiliminde olurlar. Son olarak kişisel algıların oldukça sınırlı bilgi vermesidir. Burada bir filin değişik bölgelerini tanımlayan, gözleri kapatılmış 7 kişinin farklı şekilde tanımlamalar yapmaları örnek olarak gösterilebilir.

Sonuç olarak, hatırlananların yanlış olabilmesi, şimdiki algının geçmiş deneyimlerden etkilenmesi ve kişisel deneyimlerin oldukça sınırlı olması nedeni ile bugün bilimadamları doğruyu, gerçeği ya da bilgiyi kendi izlenimlerine dayandırmaya çalışamazlar (Maccorquodale ve ark. 1970).

Ölçümde Değişim Gereksinimi

Klinik değerlendirmede araştırma metodolojisinin yenilikçi olarak kullanımı oldukça gecikmiştir. Psikiyatrik tedavi ve kavramlaştırma modelleri yenilenmiştir. Bu radikal değişimler oldukça, uygun değerlendirme teknolojisinin gelişimi için bir fırsat ortaya çıkmıştır. Tanısal sistemler, psikiyatrik ve psikolojik tedaviler, tedavinin süresi (özellikle hastanede kalış süresi) ve teorik yönelimler çarpıcı biçimde değişmiştir. 1930, 40, 50’lerde uygun olan uygulamalar artık uygunluğunu yitirmiştir.

Son dönemde psikiyatride kullanılan dil de değişmiştir. Tanısal sistem daha betimleyici ve belirtiye dayalı olacak şekilde yeniden elden geçirilmiştir. Tanının standardizasyonu, nesnel ölçümlerin hastanın klinik durumundaki değişikliklerle ilgili kayıtlara dahil edilmesi ile elele gider. Böyle nesnel ölçümler sorunları ve tedavi hedeflerini tanımlamaya, herhangi bir tedavinin zaman içindeki başarısı ya da yetersizliğini izlemeye yarar. Bu yeni dil ile uyum içinde olmak üzere standartlaştırılmış değerlendirme bu tanı ve değerlendirme sürecine yardımcı olmaya uygundur.

Psikofarmakolojinin uygulamaya başlamasından önceki dönemde, yatan hasta tedavisi haftalar yerine aylarla ve ayaktan hasta tedavileri de aylar yerine yıllarla ölçülürdü. Klinik görüşler daha çok psikoanalitik doğada idi, klinik tanılar görüngüsel veriler yerine teorik varsayımlara daha fazla bağlı olduğu için daha az güvenilir idi. Her hastanın klinik durumu somut, davranışsal terimlerle kayıt edilmezdi. Değerlendirmeler yeni beklentilere ve parametrelere uymadığı sürece süresini doldurmuştur (Wetzler 1989).

Değişime uğrayan konulardan biri de kişilik değerlendirmesidir. Psikoanalitik yönelimli değerlendirmede hastanın ruhsal yapısı, baskın savunmalar, benlik gücü, benlik sınırları, nesne ilişkileri, kendilik-diğer bireyler ayrımlaşması, gerçeği değerlendirme yetisi ve psikodinamikleri dikkate alınır. Genel olarak bu değerlendirme yapılandırılmamış, nondirektif görüşme ve bunlardan elde edilen çıkarsamalarla yapılır ve özneldir, güvenilir değildir. Bu nedenle psikoanalitik alanda geleneksel psikolojik değerlendirme, Rorschach ve diğer projektif testlerle geliştirilir. Psikiyatristler, test bulgularının artık yararlı olmadığı ve zaman açısından gecikmelere yol açtığından yakınırlar. Bu nedenle geleneksel testlerin isteminde de bir azalma olmuştur. Bu durum da psikiyatride dramatik değişimlerden biridir.

Yakın zamanlara kadar psikoloji alanı dışında çalışanlar da günlük uygulamalarında standartlaştırılmış değerlendirme araçlarının kullanımı konusunda isteksiz idiler. Böyle bir görüşme gereksinimi olduğunda hastayı bir klinik psikoloğa gönderirlerdi. Benzer şekilde bir hastayı tedavi eden psikoloğun hastasına test uygulaması da oldukça ender bir durumdur. Özel bir teknoloji uygulaması ile sınırlanmaması nedeni ile standartlaştırılmış görüşmeler artık tüm disiplinlere ulaşabilir hale gelmiştir. Diğer yandan bu tür testler geleneksel psikolojik testler gibi yıllarca süren eğitimi de gerektirmez. Çoğu değerlendirme aracı artık birkaç saat süren tanıtım, uygulama ve yorumlama eğitimi ve güvenilirlik testine gereksinim gösterir. En önemli konu yine de klinik kanıdır. Çok az sayıda ölçüm aracı için daha uzun süren bir eğitim gereklidir.

Günümüzde bir klinisyen açık uçlu sorular ve informal ruhsal durum değerlendirmesinden oluşan görüşmesine bağlı kalma eğilimindedir. Standartlaştırılmış değerlendirmeler ile tüm klinisyenler aynı yöntemleri kullanabilirler ve değerlendirmelerinin diğer klinisyenlerininkiler ile özdeş olduğunu bilebilirler. Aslında klinisyenler nadiren standartlaştırılmış değerlendirme araçlarını kullanırlar, bu araçları daha çok psikopatolojik araştırmalarında kullanırlar. Bu durum, klinik işleyişle ilgili gelişmeleri gereksiz yere sınırlayan, zarar verici bir ayrımdır. Günümüzde de ne yazık ki psikoloji ve psikiyatri alanında çalışan klinisyen ve araştırmacılar arasında böyle bir ayrım sürmektedir. Ortak bir psikopatoloji konusuna ilgilendiklerinde bile bu iki grubun kullandıkları ortak bir nokta yokmuş gibi görünmektedir. Alan içinde daha iyi düzeyde bütünleşme daha bilimsel, standardize değerlendirme yapılabilmesini ve daha pratik ve yararlı araştırmaların uygulanabilmesini sağlayacaktır.

Geleneksel test yaklaşımı diğer yandan güncel konuları belirlemek için tasarlanmamıştır. Belirtiyi tanımlama ya da hastanın durumunu nesnel olarak tanımlama gibi sınırlı kullanıma sahiptir. Tersine, standart değerlendirmeler psikiyatride güncel tedavi parametrelerine özellikle uygundur. Çoğu standartlaştırılmış ölçüm aracı uygulama için uygulayanın zaman harcamasını gerektirmediğinden hızlı ve etkin bir değerlendirme sağlayarak değerlendirmeye yönelik ayrı zaman harcanmasını engeller (Wetzler 1989).

Geleneksel olarak psikolojik testlerin işlevi, bireyler arasındaki ya da aynı bireyin farklı durumlar karşısındaki tepkileri arasındaki farkları ölçmektir. Psikolojik testler ilk olarak mental retardasyon alanında geliştirilmişler ve bunu emosyonel yönden bozukluğu olanlar, çocuk suçlular ve başka türde davranış bozukluğu alanları izlemiştir. Dolayısı ile psikolojik testlerin ilk kullanım alanı okullar ve öğrenciler olmuştur (Anastasi 1990).

Psikolojik testlerin ikinci kullanım alanı işletmecilik alanında olmuştur. Bundan başka kişisel olarak danışanlarda, emosyonel iyilik ve etkinlik açısından yardım alma ve kendini anlamayı ve kişisel gelişimini artırmayı amaçlayanlar sıralanmaktadır (Anastasi 1990).

Günümüzde psikolojik testler birçok pratik sorunun çözümü amacı ile kullanılmaktadır. Ancak, bu tür testlerin araştırmalarda da önemli işlevleri olduğu unutulmamalıdır. Her tür araştırmada bireysel farklılıkların iyi yapılandırılmış testlerle duyarlı şekilde ölçümü temel zorunluluktur. Benzer şekilde psikolojik testler, bireyde yaşam boyu oluşan gelişimsel değişikliklerle ilgili sorunların araştırılması, farklı eğitim yöntemlerinin göreceli etkinliği, psikoterapinin sonuçları, toplumsal programların etkisi ve insan performansı üzerinde çevresel değişkenlerin etkisinin araştırılması için standartlaştırılmış araçlardır (Anastasi 1990; Ebert ve ark. 1995; Priebe ve ark. 1998).

Günlük kullanımda başka bir yönü ile ele alındığında ölçekler, genel olarak psikiyatrik bozuklukların sıklık açısından taranması, psikiyatride sınıflandırma ve tanı koyma ve psikopatolojide değişimin ölçülmesi amaçları ile kullanılanlar biçiminde pratik bir biçimde sınıflandırılabilir (Dennis 1995). Ayrıca ölçekler, psikiyatri kliniklerinde eğitim amacı ile niteliği araştırmayı ve kalitenin sürekli düzeltilmesini de sağlayabilirler (Roy-Byrne ve ark. 1995).

Bir araştırma ölçeğinin klinik kullanıma girmesi için yararlı olması gereklidir. Ölçüm aracının yararlı olması için klinisyenin bu ölçü aracından sağlanan bilgilerin önemini öğrenmesi gerekir. Bu testler klinisyene daha fazla yük olan ek formlar olmamalıdır. Bu ölçekler, kullanılmadıkları takdirde klinisyen tarafından ihmal edilebilecek yeni verileri sağladıkları takdirde çok daha değerli olurlar (Wetzler 1989).

Ölçeklerle ilgili repertuarın geniş olması klinisyene daha fazla kullanım esnekliği sağlar. Değerlendirme için gereksinimlerine uyan yöntem ya da ölçüm aracını seçebilirler. Ancak, bu kadar çok sayıda test deneyimsiz bir klinisyeni hangisinin amacına uygun olduğunu belirlemesi konusunda zorlayabilir ve belirsizlik oluşturabilir (Keedwell ve Snaith 1996). Araştırma araçlarının klinikte kullanımına ilişkin, nasıl kullanıldıklarını belirten örneklerin de yer aldığı bir açıklama gereklidir (Wetzler 1989). Araştırılacak konu üzerine kullanılacak uygun ir ölçek yoksa, bu amaç için özgül olarak kullanılabilecek bir ölçek geliştirmek gerekebilir (Dennis 1995).

Homojen hasta gruplarının tanımlanması ve sonuçla ilgili bazı değişkenlerin belirlenmesi konusunda araştırmacılar oldukça fazla zaman harcarlar. Araştırma sırasında yapılandırılmış görüşmeler, gözleme dayalı ölçüm araçları ve kendini bildirim ölçekleri ile ilgili teknolojiler geliştirilir. Bu yöntemler de günlük kullanımda önemli yer tutarlar. Klinisyenler, bu araçların güçlü yanlarını ve sınırlılıklarını daha fazla bilerek bunları daha etkili ve uygun şekilde kullanabilirler (Wetzler 1989; Snaith 1993).

Sonuç

Psikiyatride ölçüm, antik döneme kadar uzanmaktadır. Ancak daha bilimsel anlamda tanım ve kullanım konusundaki çabalar ondokuzuncu yüzyıla dayanmaktadır. Ölçeklerin geliştirilmesi ve kullanımına ilişkin gereksinim, yöntem ve amaçlar zaman içinde değişim göstermiş, daha sezgisel ve kişisel olandan daha nesnel ve bilimsel olana doğru değişmiştir. En başta daha genel amaçlar (tanı koyma, sınıflandırma gibi) ön planda iken günümüzde üzerinde durulan herhangi bir konuda daha duyarlı bilgiler sağlayabilecek ölçeklerin geliştirilmesi bunun yerini almıştır.

temel olarak daha çok betimleyici olarak ifade edilen belirtilerin sayısal veri biçimine dönüştürülmesini amaçlar. Bu veriler üzerinde durulan konu hakkında önemli bilgiler sağlamakla birlikte, betimleyici verilerin yerini bütünüyle alamaz, bu noktada klinik yargı günümüzde hâlâ önemini korumaktadır.

Gereksinimler doğrultusunda geliştirilen ölçekler bazen aynı konu için çok sayıda olduğunda bu durum hangi ölçeğin kullanılacağı konusunda klinisyenler ve araştırmacılar için bir karışıklık yaratmaktadır. Bu nedenle, amaçlar açısından daha yararlı olduğu düşünülen ölçeğin kullanımı ve diğerlerinin kullanım dışı bırakılmasının yeniden gözden geçirilmesi, araştırmacı ve klinisyenler için ortak bir yöntemi ve sonuçta aynı dili kullanma konusunda yararlı olacaktır.

KAYNAKLAR

Amador XF, Strauss DH, Yale Save ark. (1993) Assessment of insight in psychosis. Am J Psychiatry; 150 (6): 873-9.

Anastasi A (1990) Psychological Testing. MacMillan Publishing Company, Sixth edition. New York. 3-22.

Davis DE, Fong ML (1996) Measuring outcomes in psychiatry: an inpatient model. Jt Comm J Qual Improv; 22 (2): 125-33.

Dennis M, Ferguson B, Tyrer P (1995) Rating Instruments. Freeman C, Tyrer P (eds): Research Methods in Psychiatry’de Royal College of Psychiatrists, London. 98-134.

Ebert D, Martus P, Lungershausen E (1995) Change in symptomatology of melancholic depression over two decades. Core symptoms and culturally determined symptoms. Psychopathology; 28 (5): 273-280.

Keedwell P, Snaith RP (1996) What do anxiety scales measure? Acta Psychiatr Scand; 93 (3): 177-80.

MacCorquodale K, Lindzey G, Clark KE (1970) Research Concepts in Human Behavior. Meredith Corporation, New York.

Marder SR (1995) Psychiatric rating scales. (Kaplan HI ve Sadock BJ (eds.) Comprehensive Textbook of Psychiatry’de. Williams&Wilkins, Baltimore, MD. Sixth edition. 619-635.

Priebe S, Kaiser W, Huxley PJ ve ark. (1998) Do different subjective evaluation criteria reflect distinct constructs? J Nerv Ment Dis; 186 (7): 385-92.

RoByrne P, Dagadakis C, Ries R ve ark. (1995) A psychiatrist-rated battery of measures for assessing the clinical status of psychiatric inpatients. Psychiatr Serv; 46 (4): 347-52.

Snaith P (1993) What do depression rating scales measure? Br J Psychiatry; 163: 293-298.

Tangney JP (1996) Conceptual and methodological issues in the assessment of shame and guilt. Behav Res Ther; 34 (9): 741-54.

Verhulst FC, Achenbach TM (1995) Empirically based assessment and taxonomy of psychopathology: cross-cultural applications. A review. Eur Child Adolesc Psychiatry; 4 (2): 61-76.

Wetzler S (1989) Introduction: The Contemporary Parameters of Assessment in Psychopathology. Wetzler S (ed): Measuring Mental Illness: Psychometric Assessment for Clinicians’da. American Psychiatric Press, Washington. 3-20.