MÜCEVHERLERİN ROMANI

Mücevherlerin Romanı

Mücevherleri bilirdim ama, mücevher için yazı yazılabileceğini bilmezdim.
Annemin pek mücevheri yoktu, bir inci kolye, anneannemden yadigâr tektaş yüzük, sıradan altın bilezikler. Ama yazları Büyükada’da oturan, annemin arkadaşı Madam Jüliyet’in pırlantalarla donanmış zümrüt gerdanlığını hatırlıyorum. Tabiî artık hayal meyal, başka mücevherler de…

Sonra 1960’larda Haluk Y. Şehsuvaroğlu’nun Eski Türk Sanatları kitabını okudum. Duyarlı bir anlatımla yazılmış bu kitapta “Eski Yüzükler” yazısı, okuduğum ilk mücevher yazısı. İtiraf edeyim ki, epey şaşırmıştım. Şehsuvaroğlu Osmanlı dünyasındaki yüzükleri tatlı tatlı anlatıyordu. Mesela padişahlar daha çok serçe parmaklarına elmas, yakut, zümrüt taşlı yüzük takıyorlardı. Meselâ III. Osman “kebir limonî elmas” yüzüğünü çok seviyordu. Aynı padişah -kayıtların saptadığına göre- bir yıl sonra “sarı yakut, kırmızı yakut, zeytunî yakuttan olmak üzere üç tek taşlı bir yüzük yaptırtmıştı”.

Yüzük seven son Osmanlı padişahı II. Mahmud’muş. Hem sağ elinin hem sol elinin serçe parmaklarında “ekseriya” yakut ve zümrüt yüzükler. Şehsuvaroğlu, II. Abdülhamid döneminde “Benderyan’ın zümrüt, akik, elmas üzerine hakkettiği âyeti kerimeli, tuğralı yüzükler”i anlatır…

Tirtir titreyen kabakçiçeği iğne

Derken Reşat Ekrem Koçu’nun giyimkuşam sözlüğünde “Kabakçiçeği iğne”yle karşılaştım. Öylesine oyuncaklı bir yapımmış ki, elmas taşlardan bu çiçek, hanımlar taktığında tirtir titrermiş. Her titreyişinde de elmaslar ebemkuşağı renklerle ışıldarmış… Çok hoşuma gitmişti. O sıralar yazdığım bir hikâyede, galiba “Duyarlık”, kabakçiçeği iğneyi hem kullanmış, hem de, Koçu’nun anlatımından yararlanarak uzun uzadıya kaleme getirmiştim.

Kabakçiçeği iğnenin uzun yıllar sonra, Osmanlı mücevher sanatını yorumlayan nefis bir kitapta ve bu kez “Çiçekli sallantılı iğne” olarak karşıma çıkacağı aklımın ucundan geçmezdi. Bir süredir değerli Gül İrepoğlu’nun Osmanlı Saray Mücevheri’ni okuyorum. Tarihe karışmış mücevherler, İrepoğlu’nun kaleminden bugüne anlatıyorlar öykülerini. Kitabın alt başlığı da zaten vurguluyor: “Mücevher üzerinden tarihi okumak”… Bu eser bir ‘tutku’nun verimi hiç kuşkusuz; böylesi bir emek başka türlü göze alınamazdı.

Peki ama bu tutku ne zaman başlamıştı? Sevgili arkadaşım Gül’e “Mücevhere ait en eski hatıran; ilk gördüğün ve unutamadığın mücevherin hikâyesi?” diye sordum.

Şöyle yanıtladı: “Hayatımda büyük yeri olan, beni koynunda büyüten teyzemin kulağından eksik etmediği küpeleriydi ilk tanıştığım mücevherler. Beni kucağına aldığında onlara giderdi elim, sallanan ince ajur işlemeli birer altın topun dibinde minik birer incinin yer aldığı küpeler. Ona da büyükannesinden kalmıştı. Çok yakışırdı teyzeme, her kıyafetle uyardı, ilerleyen yıllarda bunu fark etmiştim. O küpeler şimdi bende, profesör unvanını aldığımda teyzem bana kutlama hediyesi olarak onları verdi, büyük zevkle takıyorum.”

(Bu arada, İrepoğlu’nun teyzesinin Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli sanat tarihçilerinden Profesör Nurhan Atasoy olduğunu söylemeliyim. Nurhan Hanım’ın gönlü ganîdir: Hayran kaldığım için, bana da İznik çinisi bir vazo hediye etmişti…)

En ince ayrıntısına kadar Osmanlı saray mücevherini didik didik eden Gül İrepoğlu’na ikinci sorum “Bir mucize olsa Osmanlı Sarayı’nın üç mücevheri senin olsaydı, hangilerini isterdin?”di.

“Öncelikle büyük-büyük dedemiz Sadrazam Seyyid Hasan Paşa’ya Sultan I. Mahmud’un armağan etmiş olduğu, padişahın kendisinin fermanlarında ‘hazinemden çok pahalı ve nefis bir mücevher’ diye nitelendirdiği elmas yüzüğün şimdi benim parmağımda parlamasını isterdim doğrusu! Kitapta bu yüzüğün öyküsüne değindim ama, ne yazık ki kendisini hiç görmedim tabiî, çünkü yüzük kayıp.”

Şehsuvaroğlu, yüzüklere dair, benim unutamadığım yazısında I. Mahmud’u anmadan geçememiş:

“Yüzüklere meraklı hükümdarlardan biri olan I. Mahmud 1751 senesinde, kendisine maî roza elması, roza elması ve büyük yakuttan üç yüzük yaptırtmıştı. Ayrıca (kebir roza elmastan) diğer bir yüzük için de on beş kuruş imaliye parası vermişti.”

Şimdi yine Gül’ün -mucize gerçekleşse- yanı başında bulundurmak istediği öteki mücevherlere dönüyorum:

“Bundan başka bir ayna mahfazasını arzu ederdim (TSM 2/1797, kitapta s. 148 ve 150’de), Osmanlı’nın parlak zamanını tüm görkemiyle yansıtan ve kendi yüzümü de onun içine yerleşmiş billûr aynadan görmekten hoşlanacağım. Yeşim üzerine gül biçimli altın yuvalara oturan yakutlar ve zümrütlerle bezeli, sanki davetkar bir çiçek bahçesi… Bu ayna mahfazasına bakarak, kitaptaki bilimsel metinden bağımsız çerçevelerden birini yazdım, belki de o kısa kurgusal metinde padişahın bu aynayı özenle yaptırtıp aşkla armağan ettiği isimsiz kadın bendim, evet, öyle hissettim galiba. Yani bu hayalimin aynası da zaten bana aitti, şu anda sarayın hazine dairesinde dursa da!

Bir de armudî zümrütlerin yarım çiçek biçiminde dizildiği bir çift küpe (TSM 2/7532, kitapta, s. 294) var ki, onları çok benimsemişimdir oldum olası. Levnî’nin, yaşantımda bana yeni dünyalar açan, üzerine yazdığım bilimsel kitaptan sonra ilk romanıma esin kaynağı olan bu Lâle Devri nakkaşının fırçasından çıkma kadın portrelerinde görülen küpelerin aynısı… Yani yine bir özdeşleşme durumu!”

Gül İrepoğlu’na son sorum şuydu: “Bir tarih boyunca bütün görkemiyle sürmüş mücevher ve kuyum ustalığı bugün ne oldu da fabrika işinin pençesine düştü? Zevkteki bu değişimi nasıl yorumlamalı?”

“Bu bir eğitim ve görgü meselesi” dedi yazar, “günümüzün olanaklarının yanı sıra” diye ekleyerek. “Köklü mücevher geleneğini önce iyi tanımak gerekiyor ve mücevheri aşkla yaşamak… Yeraltının binlerce yılda eskimiş değerli ‘cevher’inden bir parçaya yeryüzünde en fazla bir ömürlük sahip olma gerçeğinin farkında olmak, ondan da önce o değerli cevheri gereğince özenli işlemenin önemini bilmek, aynı zamanda da gösterilecek özenin karşılığının alınacağından emin olmak şart.

Eskiden sarayın beğenisi ve desteğiyle gelişen bir sanat dalıydı bu, yani hem doğru yönlendirme, hem de ciddi bir masrafa gereksinim duyuyor. Bu kitabı yazmamdaki bir amaç da mücevher geleneğini ayrıntılarıyla aktarmaktı, mücevherin her dönemin en incelikleri ifade aracı oluşundan yola çıkarak farklı bir okuma sunmaktı. Sonuçta bilgi zevki geliştirecektir.”

Bilkent Kültür Girişimi Yayınları’nın verimi Osmanlı Saray Mücevheri, Ersu Pekin’in yetkin tasarımıyla gözler için de bir şölen; Mas Matbaacılık’ın özenini de ayrıca vurgulamak gerekiyor.

Billûr sandıkçadaki zebercet taşlar

İrepoğlu birinci bölümde “Padişahın hazinesi”ni anlatıyor. Sonra “Geleneklerde mücevher”, değerli taşlar, mücevher eşyalar, aynalar, taa tabancalara, at koşumlarına, kamçıya açılan çok geniş, okuru büyüleyen bir yelpaze. Yazılışına uzaktan tanıklık etmiştim: Yazarın bazan bir yüzük için, bazan bir sorguç için nasıl çaba harcamış olduğunu ayrıca dipnotlardan saptayabilirsiniz. Bütün kaynakları tarama çılgınlığına varmış bir çaba…

Şimdi bu satırları yazarken, Hazine Dairesi’nden ben ne isterdim diye düşündüm. Çocukluğumda, ilkgençliğimde, sonraları çokça gittiğim Topkapı Sarayı Müzesi bende hep bir rüya izlenimi bırakmıştır; bunda mücevherin payı olmalı. Sözgelimi billûr sandıkçadaki zebercet taşlarını ikide birde, hiç sebep yokken gözümün önüne getirirdim. Hele çocukluğumda, bu zebercet taşlarına benzediği için severdim naneli akide şekerlerini…

Ama Osmanlı Saray Mücevheri’nin sayfaları arasında gezinirken, bu kez, en çok nakkaşların eserleri, minyatürler gönlümü çeldi. 215. sayfada II. Selim’in minyatürüne dakikalarca baktım. Levnî’nin III. Ahmed’ine de…

Yazar: Selim İleri