KADIN VE ERKEK ÜZERİNE İKİ BİLİNMİYENLİ DENKLEM

KADIN VE ERKEK ÜZERİNE İKİ BİLİNMİYENLİ DENKLEM

Halit Özdüzen

Adam uyandığında etraf katran karası gibi karanlıktı; odayı hiç böyle görmemişti; nesneler süliet olarak dahi görünmüyordu. Karyoladan uzanıp gece lambasının butonuna bastı; nafile… Hiçbir şey değişmedi! “Acaba ışıklar mı kesik, niye jeneratör devreye girmemiş?” diye söylendi. Uzanıp pencereyi açarken daha da hayrete düşüp paniğe kapıldı. Gökte ve yerde tek bir ışık dahi yoktu.

Koru içerisindeki malikânesi uzaktan yat limanına bakmaktaydı. Az ötede mendirekte deniz feneri ve liman girişindeki sinyal ışıkları ve teknelerin lambaları sabaha kadar yanıp dururdu. Üstelik evin bahçe ve çevresi de aydınlatılmıştı. Limandaki yatı aklına geldi; uzun süredir pencerenin tam karşısına demirliydi. Baktı ama göremedi. “Kaptan başka bir yere mi bağlamış acaba? ” diye düşündü.

Çevrede bir tuhaflık vardı. Bahçedeki ağaçlarda, kuşlar gündüzmüş gibi cıvıl cıvıl ötmekte, denizden teknelerin motor sesleri yankılanmaktaydı. Gözlerini ovalarken ” Yoksa kör mü oldum?” diye mırıldandı. Daha bir ay önce Boston’da genel kontrolden geçmiş, sapasağlam olduğu söylenmişti. Başını yeniden gökyüzüne kaldırdı. ” Gökte ay olmalı.” dedi. Uçsuz bucaksız gökyüzü karanlıklar denizi gibiydi; ne ay ne de yıldız vardı. Uzayın memelerinden şehrin üstüne adeta karanlıklar sağılmaktaydı.

Çıldırır gibi olmuştu. Pencereyi kapatıp tekrar odaya yöneldiğinde birden ellerine bakmak geldi aklına. Parmağındaki pırlanta taşlı yüzük ve kolundaki pahalı saati hissedebiliyor ancak göremiyordu. Ellerini kollarının üzerinde gezdirdi; yatarken giydiği ipek pijaması üstündeydi fakat onu da göremiyordu. Birden ölüm geldi aklına.” Öldüm mü acaba? ” diye söylenip istemli istemsiz elleriyle yüzüne dokundu. “Yaşıyorum! Yaşıyorum! ” diye bağırdı, çocuklar gibi sevinip zıpladı.

Tuhaf bir geceydi. Birkaç dakika içinde odada korku, heyecan ve sevinci yaşamıştı!.. Çıldırmak üzereydi. El yordamıyla bulduğu sandalyeye oturup bu kapkara ortamın kasvetine uyarak kara kara düşünmeye başladı. “Bir kâbus olmalı, hem de kara bir kâbus!” diye mırıldandı. Önce delirdiğine karar verdi, sonra vazgeçti bu düşüncesinden ve “Aynı anda hem kör hem deli olunmaz.” diye düşündü. Çocukluk yıllarını ve yaşlı dedesini hatırladı. İhtiyarlığında onun da gözlerine perde inmiş ama yaşama sevincinden hiçbir şey kaybetmemişti. Yurt dışında burslu kazandığı mastırını bitirip, kasabaya ziyaretine gittiğinde kendisine dönerek “Oğlum, baştaki gözler kör olmaz, sinedeki gözler kör olur.” demişti. Dedesinin o şartlar altında dahi güzellikler düşünüp yaşadığını anımsayınca biraz rahatladı.

Dedesi savaşlar, kıtlıklar görmüş, babasını kaybetmenin ardından yetim kalarak çobanlık, çitçilik yapıp ekmeğini taştan çıkararak çabalamış, sonunda tarla tapan sahibi olmuştu. Hatta kasabanın en zengini durumuna gelmişti. Çevrede oldukça sevilen bir anıt insandı. Geçirdiği zorluklar ve verdiği yaşam savaşı, inancını oldukça pekiştirmişti. Adam “Hayata pozitif bakmak ne kadar güzel ve erdemli…” diye düşündü. Kendisi de dedesi gibi olmalıydı ama nasıl?

Oldukça zengindi. Birkaç sektörde imalat ve yurtdışına ihracat yapan şirketleri vardı. Girdiği her ortamda hatırı sayılan biriydi. Bakanları, başbakanları hatta cumhurbaşkanlarını yatında ve malikânesinde ağırlamıştı. Fabrika ve işyerlerinde on binlerce iççi çalışmaktaydı. Onlarca arabası ve özel uçağı vardı ama kasabada oturan dedesi ve babası kadar mutlu olamamıştı.

Babası, kasabadaki ilkokulu bitirdikten sonra dedesi tarafından şehirdeki uzak bir akrabasının atölyesine çırak olarak verilmiş, geceleri yazıhanede yatıp kalkar, pazardan pazara kasabaya gidermiş. Götürdüğü kirli çamaşırlarını annesi yıkayıp kurutur, özenle katlayıp çantasına kor, üstüne de birkaç tandır ekmeği sarmalarmış. Sabah erkenden kalkan otobüsle işine döner, götürdüğü ekmekleri diğer çıraklarla paylaşırmış. Askerlik dönüşü bankalardan aldığı krediyle yan sanayide zar zor bir atölye oluşturup, kendi işini kurmuş. İki çocuğunu da okutmuş; biri öğretmen diğeri de mühendis olmuştu.

Babasının bir sözü hala kulaklarında yankılanmaktaydı: “Oğlum, ne oldum deme, ne olacağım de!” Ata nasihati bu sözü ilk duyduğunda ne anlama geldiğini pek anlayamamıştı. Gençti, dinamikti, aldığı eğitim sonrasında kendine oldukça yüksek güven gelmiş, ne olduğunu da ne olacağını da biliyordu. Toplumda itibarlı bir ailenin damadı olmuştu. İki de çocuğu vardı. Cirosu oldukça yüksek bir fabrika ve aile şirketinin müdürüydü. Kendince önemli bir vizyon ve misyonu bulunmaktaydı. Hasta yatağında ziyaret ettiği babasının ağzından bu cümleler döküldükten birkaç saat sonra canı bedenden ayrılıp ruhunu Rabbine teslim etmişti. Bir yıl sonra da öğretmen oğlunun yanında kalan cennet hatunu diye boynuna sarıldığı sevgili annesi de Hakkın rahmetine ve öbür âlemdeki eşine kavuşmuştu.

Esasen evlendikten sonra işlerinin yoğunluğundan ailesiyle telefon dışında pek görüştüğü de söylenemezdi. Yıllar önce balayı dönüşü, eşini kaldıkları şehre ailesiyle tanıştırmaya götürdüğünde eşi “Bu yıkık dökük şehirde, bu yoksul insanlar arasında ne işimiz var?” diye söylenerek, adeta anasından emdiği sütü burnundan getirmişti. Birkaç yıl sonra oğulları doğduğunda, torunlarını görmek için ağırlıklarıyla ziyarete gelen ailesi için koskoca evde yatıracak oda bulunmadığından(!) alıp otele götürerek holdingin sürekli rezervasyonlu süitinde misafir etmişti. Kendince teselli olduğu tek şey, otelin uluslararası üne sahip olmasıydı. Neyse ki bütün bunlar çok gerilerde kalmıştı. Artık o günleri düşünmek dahi istemiyordu.

O an aklına mutluluk takıldı. Neydi mutluluk? Yüzünden gülücükleri eksik etmemeye çalışıyordu. İdeallerinin hepsini, hatta çok fazlasını gerçekleştirmişti. Dünyada milyarlarca insanın arzulayıp da erişmek istediği her şeyi vardı. Şirketinde çalıştığı soylu bir ailenin kolej sonrası özel üniversitede eğitim almış, birçok zengin erkeğin, evlenmek için sıraya girdiği kendinden birkaç yaş büyük kızını, kendince tavlayarak mantık evliliği yapmıştı. Ondan bir oğlu ve bir de kızı olmuş, ta Amerikalarda özel okullarda okutmuştu. Güçse güç… Servetse servet… Devletse devlet… Hepsi elinin altındaydı. İyi ama neden yalnız kaldığında birden bedbinleşip ümitsizliğe kapılarak kendini yapayalnız ve mutsuz hissedip kararan yüreğini afakanlar kaplıyordu?

Yoksa bu gece de onlardan biri miydi? Birden irkildi. “Hayır! Hayır bu gece onlardan çok daha kötüsü!” dedi. Sandalyeden doğrulup tutuna tutuna odadaki banyoya doğru yürüdü. Elinde olmadan ışığın duyuna bastı. Nafile… Karanlık devam ediyordu. Musluk sol taraftaydı. Açtığı bataryanın önüne ellerini tutunca, suyun serinliğini iliklerine kadar hissetti. Hızla yüzüne çarpıp ovuşturdu. Gözlerini de açarak serin suyla buluşmasını sağladı. Sudaki klor gözlerini biraz yaktıysa da aldırmadı. Belli ki sudan bir yardım ve şifa bekliyordu. Askıdan aldığı havluyla silinirken “Körlük zor zanaatmış, bir ömür boyu nasıl katlanıyorlar.” diye söylenerek el yordamıyla odaya yönelip sandalyesine oturdu.

Aklına gençlik yıllarında okuduğu bir kitaptaki, “Mutluluk Üzerine Düşünceler” yazısı geldi. Yazar, mutluluğun ümitle doğru orantılı olduğundan bahsedip “İçinde ne kadar gerçekleşen ve gerçekleştirmeyi beklediğin ümit varsa o kadar mutlusun.” diyordu. Gerçekleşmeyecek ümitleri taşımayı ise sonu kâbusla biten rüyaya benzetmişti. Boş ver dercesine elini sallayıp “O yazara ne kadar da inanmış, mutluluk uzmanı olduğunu sanmıştım; ümitlerimin hepsi hatta fazlası gerçekleşti ama yine de mutlu değilim.” diye söylendi.

Kendini ve ailesini dindar olarak tanımlıyordu. Bayramda kurbanlarını keser, çevresindeki yoksul işçilerine dağıtır, yeri geldiğinde bazı hayır kuruluşlarına yardımda bulunur, bayramdan bayrama da namaz kılardı. Bir yakınları öldüğünde veya bir tesis açılışında “ülkenin en güzide din adamı” olarak bilinen emekli bir profesörü davet edip sohbet eder, rahatlardı. Ayrılışlarında arabaya kadar uğurlarken hoca “İnşallah bir daha görüşürüz; şayet bu dünyada görüşemezsek, Cennette…” diye dua eder, iyi temennilerde bulunurdu. O da “Hocam daha gençsiniz; inşallah yakında tekrar görüşürüz.” der, şoförüne dönüp fısıltıyla “Üstadı emrettiği yere bırak, emanetini de vermeyi unutma.” diye tembihte bulunurdu.

Birkaç yıl önce eşi, kadın kadına birkaç arkadaşıyla Hicaz’a Umre için niyetlendiğinde de hocaya danışmışlardı. Yol arkadaşlarını sormuş, öğrenince bir müddet dalgın ve suskun kaldıktan sonra kendini toparlayıp, heyecanla “Uygundur, uygundur. Mübarek olsun!” demişti. Adam, uzun süre hocanın o suskunluğunun ve heyecanının sebebini anlayamamıştı. Ancak daha sonra başka gruplardaki bazı medyatik hanımların Umre sonrası kokteyller düzenleyip ulu-orta magazin basınına malzeme olmaları sonucu, eşinin de ağızlara sakız olacağı endişesini taşımaya başlayınca hocanın o günkü tavrını anlayabilmişti.

Neyse ki medya patronları ve yönetmenleriyle yakın dostluğu vardı. Eşi ve arkadaşlarına kamera tutmanın nezaketsizlik ve haddi aşma olacağının bilincinde olmaları gerektiğini düşünerek rahatladı. Ayrıca şoför ve korumalar ne güne duruyordu? Aile fertlerinin özel yaşamında koruma duvarlarının bulunmasının doğal olduğunu düşünmekteydi. Ne de olsa diğer insanlara göre, ayrıcalıkları vardı. Sonra yukarda kırk kişiydiler ve kırkı da birbirini tanıyordu. Kaç kişi, yemek yediği kapıya ihanet edebilirdi ki! “Belden aşağı vurmanın etik olmadığını bilmeleri gerekir.” diye düşünüp rahatladı. Yine de ne olur ne olmaz diye çalıştıkları reklam ajansının yöneticisini aratarak holdingle ilgili ellerindeki projelerden bir kaçını medyayla paylaşmalarını tembihledi.

Birden sevgili eşi geldi aklına. Akşam yemeğinde otomotiv şirketinin yöneticisiyle yeni fabrika yeri projesi üzerinde çalışırken, eşi arkadaşlarıyla My Life Kulüpte toplanıp oyun oynayacaklarını belirterek evden ayrılmıştı. Adam, şirket müdürünü uğurladıktan sonra salonda hizmetçinin hazırladığı bitki çayını yudumlarken kendi markasını taşıyan dev ekranlı televizyonda yabancı ajansların ekonomi haberlerini dinleyip hissesinin bulunduğu Londra Borsanın yükseldiğini öğrenince keyiflendi. Saatine baktı; gece yarısını geçmekteydi. Televizyonu kapatıp yatmak için odasına yöneldi. Hizmetçi kalp ve tansiyon ilaçlarını bir bardak su eşliğinde uzattığında morali oldukça yüksekti. Hizmetçiye, “Hanımın bir saat içerisinde gelirse odama gelsin. Yatmamış olacağım, bekliyorum.” diye tembihte bulunurken, yüzündeki tebessümü kadın da fark ederek, biraz manalı, biraz da hayretle ona baktı; fakat hemen toparlanarak, başını yana çevirdi ve bakışlarını adamdan kaçırdı.

O yıl evliliklerinin otuz beşinci yılıydı. Hizmetçi eşinin ilk çocuğuna hamileliğinden itibaren çok genç yaşında hizmetlerinde bulunmaya başlamış, birçok talibi olduğu halde evlenmemişti. Efendilerini anne ve baba gibi bilmekteydi. Onlar da onu çok severdi. Kızlarının doğumundan itibaren bey ve hanımın aynı katta fakat ayrı odalarda yatmalarını oldukça garipsemişti. O gece belki de içinden ” Bir çocukları daha olur.” diye geçirmiş olmalıydı.

Hizmetçi bir kat altta, hanımın yatak odasının altındaki odada kalıyordu. En küçük bir tıkırtı olsa bile duyardı. Hanımıyla yatak odasındaki televizyonun son kuşak romantik aşk dizsini beraber izlerlerdi; hanım karanlıktan ve yalnız uyumaktan korktuğundan, uykuya dalıncaya kadar ona günlük gazetelerin magazin sayfalarını ve piyasaya yeni çıkan aşk romanlarından bazı pasajlar okurdu. Çoğu kez uyku ilacını almadan da uyuyamazdı. Genellikle, çok sevdiği köpeğini okşaya okşaya uykuya dalar; uykusu derinleştiğinde hizmetçi sessizce odadan çıkardı.

O gece elbisesiyle yatağa uzanan hizmetçinin gözüne uyku girmedi. Sabaha kadar hanımının eve dönmesini bekledi ama nafile… “Nevin’in kulübünde sabahlamış olmalı.” diye düşündü. Eşi iş seyahatinde olduğu bazı gecelerde de öyle yapardı. Jet Nevin, sosyetenin ve medyanın çok yakından tanıdığı, gençliğinde güzellik kraliçesi seçilmiş, oldukça zengin ve gönlünce yaşayan, ellisinde ama hiç yaşlanmayan şen şakrak bir duldu. Ölen kocası, orduya jet yakıtı ithal edip satarak çok geniş bir çevre edinmişti. Hayali ihracattan kısa sürede büyük paralar kazanıp milyarder olunca “Jet Kamil” lakabını almıştı. Genç yaşta şüpheli bir trafik kazasında ölünce de bu lakap eşine kalmıştı. Jet Nevin, eşi öldükten sonra yer altı dünyasının ünlü bir babasıyla birlikte olmuş, daha sonra sevgilisi alkol komasından hayatını kaybedince de yalnız kalmıştı.

“Bey’le Jetlerin yıldızı hiçbir zaman barışmadı.” diye düşünerek uyumaya çalıştı.

Hizmetçinin gözüne uyku girmiyordu, aklı Nevin’de kaldı. “Eşi hayattayken ve sonrasında hakkında pek çok dedikodu çıkmıştı. Güya dul ve evlenmemiş genç, zengin hanım ve kızları toplayıp, Arap ülkelerine götürerek şeyhlerle safariler düzenler, onlar geldiğinde de yalısında ağırlayıp âlem yaparlarmış.

Hizmetçi birden irkildi. Bunları düşündüğüne pişman olup “Tövbe, tövbe…” dedi. “Haydi, Jet Nevin neyse, misafirler koskoca Şeyhü’l Haremeyn ve peygamberin kavminden kişiler; çarpılırım sonra! Dedikodu yaparak günaha mı giriyorum ne?” diye mırıldandı.

Aylardan mart… Hizmetçi, saat altıyı gösterirken yataktan doğrulup tam terliklerini giymek üzereydi ki, beyinin kendisini çağıran servis zili çalmaya başladı. Apar topar yukarıya koşarken, “Hanım her sabah uyandığında, sırtına masaj yaptırmak için çağırırdı da, bey hiç odasına çağırmamıştı; inşallah kriz falan geçirmemiştir.” diye söylendi.

Kapıyı açtığında adamın sandalyede oturmakta olduğunu gördü. Elinde yüzünü sildiği havlusu vardı; gözleri kan çanağı gibiydi. Geceyi uykusuz geçirdiği her halinden belli oluyordu. Hizmetçi korku ve heyecan karışımı ses tonuyla “Buyurun efendim!” dedi. Adam gayet sakin “Saat kaç kızım?” dediğinde hizmetçi geç kaldığını sanarak telaşlandı. “Efendim erken kalktım ama saat yediden önce mutfağa inmeyeceğinizi bildiğimden rahatsız etmemek için sessiz davrandım.” dedi. Adam hizmetçinin mahcubiyetini anladı. Onu üzmemek için “Kızım, odadaki saat doğru mu?” diye sordu. Hizmetçi kekeleyerek “Doğru; altı on beş…” dedi. Adam “Bu gün hava nasıl?” dedi. Hizmetçi, “Güllük güneşlik efendim, inşallah siz ve aileniz için iyi bir gün olur.” diye cevapladı. Adam “Kızım perdeleri aç da odaya güneş girsin.” diyecekti ki perdeleri kendisinin açtığını hatırladı.

Uyandığından beri değişen bir şey yoktu. Artık tamamen göremediğini anlamıştı. Karısı geldi aklına. Durumunu önce onunla paylaşmalıydı. “Hanımın herhalde geç geldi, sen de uykusuz kaldın.” deyince, kelimeler hizmetçinin hançersine düğümlendi. Zar zor “Hanımım bu gece eve gelmedi.” sözleri fısıltıyla dökülebildi dudaklarından. Hizmetçiye “Teşekkür ederim, çıkabilirsin.” diyerek gönderdiğinde, gözlerindeki körlük bütün duygularını bloke etmeye başlamıştı.

Yaşamı bir film şeridi gibi gözlerinin önünde yeniden akmaya başladı.

Adam oldukça güçlü ve zekiydi. Lise yıllarında okulun basketbol takımında oynamış, arkadaşları çift dikiş giderken o yabancı dille eğitim yapan liseyi yatılı okuyarak birincilikle bitirmişti. Sonra en gözde üniversitede makine mühendisliği ve arkasından İngiltere’de işletme mastırı… Orayı da başarıyla tamamladıktan sonra ülkeye dönmüş ve kayınpederinin rulman fabrikasında işe başlamıştı. Arkasından patron danışmanlığı ve onun desteğiyle iki aylık mini askerlik dönemi… Böylece vatan hizmetini de bitirmişti.

Babası onunla iftihar ediyordu. “Oğlum sanayici olacak; hem de en büyüğü…” diyordu. “Ancak bu kadar da büyük olacağını tahin edememiş.” diye düşündü. Kayınpederi için “Çok iyi biriydi.” diye mırıldandı. Sağlığında yönetimine kendisini getirerek hisselerini hayattaki tek çocuğu ve iki torununa devrettiği iflasın eşiğindeki fabrikadan, damadının kısa dönemde birkaç sanayi kuruluşunda mal ve hizmet üreten dev bir holding çıkaracağını nereden bilecekti. Bunları görmeye ömrü yetmedi.” diye söylendi. “Onunla da kalmayıp ülkenin yüksek müşteri portföyüne sahip, hatırı sayılır kamu bankalarından birini de özelleştirme sonrası çok uygun fiyata satın aldığını da görmesini isterdim. Gece gündüz hamallar gibi çalıştım; kim çalışırsa tanrı ona verir.” diyordu.

Herkese yaranmıştı da eşine ve çocuklarına yaranamamıştı. Onun da nedeni eşinin kendisini taşralı olarak görüp işkolik bulmasından kaynaklanıyordu. Eşi, ailesinin Bursalı Hamamcızadelerden geldiğini ve oldukça asil olduklarını söylüyordu. Adam araştırdığında kayınpederinin dedesinin tellak olduğunu öğreniş fakat üzülürler diye çocuklarına söyleyememişti. Eşi dedelerinden bahsederken “Hamamcızade” sözcüğüyle “Hamamizade” lakabını bilerek karıştırırdı. Adam da bu lakabı her duyduğunda eşine belli etmeden içinden gülerdi. Evliliklerinin ilk yıllarında “Hamamizade” yerine “Hamamcızade” diyecek olmuş, hanımı “İkisi de aynı kapıya çıkar. Köylü ve çiftçi değil ya!” diye sinirlenerek yüzüne bakmıştı. Lafın altında kalmamak için “Tellaklıktan iyidir.” demek için tam ayağa kalkacaktı ki içinden la havle çekip yutkundu. O günden sonra kendisini iç güveyisi gibi algılayıp yediği her fırçayı kendince olgunlukla karşılamaya çalıştı. Ne de olsa karşısındaki sevgili eşi ve çocuklarının annesiydi.(!)

Çocukları aklına gelince uzun uzun iç çekip “Çok yazık!” der gibi başını iki yana salladı. Belli ki özlemişti. Oğlu otuz, kızı yirmi sekiz yaşındaydı. “Koskoca adam oldular, hala bir baltaya sap olamadılar. Bankadaki hesaplarını aşındırıyorlar.” diye mırıldanıp hayıflanarak “Keşke benim de böyle bir babam olsaydı.” dedi. “Ama ben onlar gibi yapmaz, gelir fabrikalardan birinin başına geçerdim.” diye söylenmeye devam etti. “Ama anneleri mani oluyor; güya onları kollarken haylazlaştırdı. Hâlbuki ben ilkokuldan itibaren yazları babamın yanında çalışmaya başlamıştım. Bu günkü servetimi o günden itibaren yaşadığım çalışma disiplinine borçluyum.” diyerek göğsünü kabarttı.

Sanki karşısında çocukları var gibi, heyecanla anlatıyordu: “Atletik yapıdaydım, oldukça yakışıklıydım, okulun en güzel kızları benimle çıkmak için can atarlardı. Hepsini boş verdim. İdeallerimi ve babamın hayallerini gerçekleştirmek için çalıştım. Elin gâvur memleketinde dahi komilik, garsonluk yaptım. Ya siz kime benzediniz, bilemiyorum.” dedikten sonra artan üzüntünün stresiyle gözlerinden yaşlar boşanıp hıçkırıklara boğulduktan sonra bir nebze rahatlayıp dakikalarca sessiz kaldı. O kadar doluydu ki yıllardır bu duygularını çocuklarının yüzüne karşı söylemek istiyordu ama yapamıyordu. Rahatlama sonrasında birkaç yıldan beri, mal varlığının bir bölümünün yararlı işlerde kullanılması konusunda düşündüğü projeleri gerçekleştirememiş olduğunu düşünerek yeniden üzülmeye başladı. “Bu kadar çaba sonucu oluşturduğum serveti bu soytarılara mı bırakıp gideceğim?” deyip hayıflandıktan sonra ayağa kalkarak tepinmeye başladı.

Hayalinde kızını sağına, oğlunu soluna almıştı. Coştukça coşup içini dökmeye başladı. “Kime benzediniz ha!.. Kime? Biriniz davulcu ve zurnacılarla, ötekiniz o hippi kılıklı kızlarla, bu ülke senin, öbür ülke benim, durmadan sürtüyorsunuz. Güya beyefendi ihracat için bağlantı yapacakmış! Ne ihracatı? Sen yapsan yapsan….” diye başlayan cümlesini bitiremedi. Tepinirken sağ elini hırsla yumruk yaparak dakikalarca sıktığından kan beynine sıçramıştı. Ayakta duramıyordu. Sandalyeye tutunmak istedi, nafile… Düşmemek için bütün gücünü topladıysa da beceremedi. Dizlerinin üstüne bükülüp yığılarak yerdeki ipek Acem halısının üstüne boylu boyunca uzandı kaldı!…