EL TİTREMESİ

Boy boy şişelerin, çeşit çeşit kokuların arasında geçti benim ömrüm. Bu elvanlı dükkânda büyüdüm.

Kokuyu kokudan ayırmayı öğrene öğrene, yaştan yaşa geçtim. Önce şişelerine bakarak ayırmayı öğrendim kokuyu kokudan, sonra renklerinden. Henüz çocuktum. Tefarik daima siyaha yakındı, Yasemen daima beyaz. Ne zaman ki Yasemen karşıma uçuk eflatun bir renkte de dikildi, kan kırmızı bir esans her zaman Isfahan Gecesi değildi, o zaman renklerin, çeşitliliği âdet edindiğini, koku tanımak için en güvenilir şeyin göz değil burun olduğunu öğrendim. Defalarca yanıldım ama sonunda bildim ki kokular gözü kapalı tanınmalıymış, onları renklerinden tanımak insanı yanıltırmış.

Bir şeyde hiç yanılmadım ama. O da şu: Bir şişeyi diğerine aktarırken zerre miskal esansı tezgâh üstüne damlatmadım, damla yağ sızdırmadım. Önceleri koca ağızlı bir kavanozdan diğerine esans aktarmamı isterdi ustam. Bana kalsa bunun bir kazası olmazdı ama ucuz kokular olurdu bunlar. Yine de ustam, elinin altındakini saf gülyağı belle ona göre davran, diye sıkı sıkı tembih ederdi. Günden güne koca kavanozlar küçülen benzerlerine, kuğu boyunlu şişelere bıraktı yerini. Ustam bir tezgâhın arkasından hiç kıpırdamaksızın beni seyrederken, hep aynı yere, derdi, tam merkeze. Yıllar böyle geçti. Sonunda incecik bir iğne deliğinden tek seferde iplik geçiren keskin bakışlı bir terzi gibi mahir, ben bile fark etmeden, daracık boyunlu şişelere tek seferde koku akıtır hale geldim. Bir salepçinin, fincanıyla güğüm lülesi arasında kurduğu mâyiden köprüler gibi ben de kokulu yağların iplikleri üzerinde tehlikeli oyunlar oynamaya başladığımda delikanlılık çağımı geride bırakmış, olgunluğun bahçesine girmiştim çoktan ve artık elimin altındaki, ucuz kolonyalar değil tek gramı için hazineler harcanan saf gül yağıydı.

Ne dirseğimi dayadığım tezgâhtan güç alırdım, ne de sol elimle kavrayarak sağ bileğime destek verirdim. İçimde akan deli kan bileğime hiç uğramazdı. Kıvamlı esans, gidecek başka bir yeri, geçecek farklı bir yolu, akacak özge bir mecraı yokmuş gibi, ezelden çizilmiş bir yolda tartışmasız buyruğa itaat eder gibi akardı damarına. Damla damla, ürkek ürkek değil, kesintisiz bir iplik gibi. Müşterilerin hayranlıktan parlamış bakışları, şaşkınlıktan kocaman açılmış gözleri önünde keyifle teşhir ederdim hünerimi.

Bu kıvama kolay gelmedim. Ağır yük taşımak yasaktı bana. Üstelik iki elim de bu yasaktan muaf değildi. Damarlarım, derim, derimin altındaki kaslar, etim kemiğim emrime âmadeydi. En fazla da nefesimi tutmayı, yerli yersiz salıvermemeyi öğrenmiştim. Şişeden şişeye koku akıtırken âdeta bir heykeldim. Kanım akmazdı böyle zamanlarda sanki kalbim çarpmazdı.

Ne zaman ki bir eylül akşamüzeri, dükkânın kapısı usulca aralandı. Ben o sırada ustamla tatlı tatlı sohbet ediyordum. İçeri sen girdin. Seninle birlikte, bütün o billûr şişelerin üzerine bir ışık hevengi döküldü. Rengârenk, su rengi, ıhlamur rengi, gül rengi esansların, yağların, kokuların üzerinde bir şafak kuşağı kırıldı. Gölgelere boğulmuş kırk yıllık dükkân karanlıktan aydınlığa çıktı. Başımı kaldırdım, seni gördüm.

Bunu, dedin sesini duydum. İşaret parmağını uzattın, ellerini gördüm. İstediğin kokunun adını anında unuttum. Bunu, dedin bir kez daha, şişelerin en küçük, en dar boğazlı olanını işaret ediyordun.

Yerimden doğruldum, küçük şişeyi sol elime aldım, büyük şişeyi sağ elime. O sırada ustamın nedense belli belirsiz gülümsediğini gördüm. Her zamanki gibi nefesimi ciğerime, kanımı kalbime, canımı tenime hapsederken derin bir besmele çektim. Büyük şişenin ağzını eğdim hafifçe, koku, yolunu bulsun diye. Esans emrime itaat etti. Ben heykel kesildim.

O an bakışlarımı kaldırdım. Şişeden şişeye köprü kuran esans ipliği üzerinde bir an sadece gözlerine baktım. Ben o zamana değin hiç bu kadar saf, bu kadar perdesiz bir siyah görmemiştim, böylesi bir siyah görmüş değildim. Yüzümden bir sarılık geçtiğini görmedim ama bana bir şeyin isabet ettiğini hissettim. Elim titredi. Oysa ben o vakte kadar damla esans taşırmış değildim.

Nazan Bekiroğlu

Yorumunuzu Yazınız

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir