DAN BROWN CEHENNEM

Severek okuduğum, yeni kitabı çıksın diye dört gözle beklediğim yazarlardan birisidir . İşte ’dan “Cehennem” geldi…

14 Mayıs’ta Amerika ile aynı anda Türkiye’de okurların beğenisine sunulan “Cehennem”i inanın okurken kendimi zorla frenledim. Kitap bitmesin diye yarıda kesip başka işlerle zaman geçirdim. Bazı bölümleri tekrar okudum. Fakat elimde olmaya olmaya kitabı bitirdim.

Dan Brown yine yapacağını yaptı. Diyardan diyara okurları uçurdu. Yine başarılı anlatımıyla bizleri romanın geçtiği mekanların taa içine aldı ve bütün olayları yerinde yaşattı.

Daha önceki kitaplarından biri olan “”ı okuduktan sonra ailemle soluğu İtalya’da almıştık. Kitapta adı geçen tüm mekanları gezdik. Bazı özel mekanlar hariç tabiki. Dan Brown için açılan kapılar bize açılmadı. Fakat gezemediğimiz yer çok azdı.

İtalya’da Roma, Floransa ve bir kaç küçük şehri gezmiştik. Her halde bu kitaptan sonra bir daha İtalya yolları görülüyor. İtalya’ya yönelik yazımı aşağıdaki adresten okuyabilirsiniz.
www.otelbul.org

Dan Brown’ın yeni kitabı Cehennem’e yönelik ayrıntılı bilgiyi aşağıdaki tanıtım yazısından edinebilirsiniz.
Hazır yeri gelmişken; KORSAN KİTAP, KORSAN CD almayınız. Yazar ve sanatçıları destekleyelim ki üretsinler… Yayın evleri bizlere güzel kitaplar sunsunlar…

Dan Brown Cehennem
Bu kitabın her türlü yayın hakları

Fikir ve Sanat Eserleri Yasası gereğince

ALTIN KİTAPLAR YAYINEVi ve TiCARET aş’ye aittir.

Göztepe Mah. Kazım Karabekir Cad.

No: 32 Mahmutbey – Bağcılar / İstanbul

Yayınevi Sertifika No: 10766

Tel.: 0.212.446 38 88 pbx

Faks: 0.212.446 38 90

http://www.altinkitaplar.com.tr

info@altinkitaplar.com.tr

Cehennemin en karanlık yerleri, buhran zamanlarında tarafsız kalanlara ayrılmıştır.

GERÇEKLER:

Bu romanda bahsi geçen tüm sanat ve edebiyat eserleri ile bilim ve tarih gerçektir.

“Konsorsiyum” yedi farklı ülkede şubeleri bulunan özel bir kuruluştur. Güvenlik ve mahremiyetini korumak için ismi değiştirilmiştir.

Cehennem, ’nin epik şiiri ’da betimlenen yeraltı dünyasıdır. Eserde cehennem, “Gölge” denilen varlıkların – yaşamla ölüm arasındaki bedensiz vücutların- bulunduğu, çok ayrıntılı bir dünya olarak tasvir edilir.

ÖNSÖZ

Ben Gölge’yim.

Acılar kentinden kaçarım.

Sonsuz kederin içinden uçarım.

Arno Nehri kıyılarında nefes nefese sürünüyorum… Via dei Castellani’ye doğru sola dönüyor, kuzeye yöneliyor, Uffizi’nin gölgelerinde koşturuyorum.

Hala peşimden geliyorlar.

Şimdi, tükenmez bir kararlılıkla avlanırken ayak sesleri daha da yükseliyor.

Yıllarca peşimi bırakmadılar. Onların bu ısrarcılığı, yeraltında kalmama… arafta yaşamama… bir yeraltı canavarı gibi toprağın altında çabalamama sebep oldu.

Ben Gölge’yim.

Burada, yerin üstünde, gözlerimi kuzeye dikiyorum ama doğruca kurtuluşa giden yolu bulamıyorum… Çünkü Apenin Dağları, şafağın ilk ışıklarını karartıyor.

Mazgal siperli kulesi ve tek kollu bir saati bulunan meydanı geçiyorum. Sabahın erken saatlerinde, nefesleri lampredotto* (*büyükbaş hayvanların işkembesinden yapılan bir İtalyan yemeği) ve fırınlanmış zeytin kokan sokak satıcılarının arasından Piazza di San Firenze’ye kıvrılıyorum. Bargello’ya gelmeden karşıya geçerek, Badia’nın kulesine doğru batıya yöneliyor ve merdivenlerin dibindeki demir kapıyla karşılaşıyorum.

Burada tüm tereddütler geride bırakılmalı.

Kapı kolunu çeviriyor ve dönüşü olmadığını bildiğim pasaja adımımı atıyorum. Kurşun gibi ağır bacaklarımı dar merdivenlerden yukarı zorluyorum… Yıpranmış, çukurlu, yumuşak mermer basamaklardan yukarı, gökyüzüne doğru dönerek çıkıyorum.

Sesler aşağıdan yankılanıyor. Arıyorlar.

Durup dinlenmeden peşimdeler, yaklaşıyorlar.

Neyin yaklaştığını da… onlara ne yaptığımı da anlamıyorlar!

Nankör dünya!

Ben tırmanırken görüntüler belirginleşiyor… Şehvetli bedenler kızgın yağmurda kıvranıyor, açgözlü ruhlar dışkı içinde yüzüyor, hainler şeytanın buzlu elinde donuyor.

Son basamakları sendeleyerek çıkıp yukarıya vardığımda sabahın nemli havasında neredeyse öleceğim. Başımın hizasındaki duvara koşuyor, aralıklardan dışarı bakıyorum. Çok aşağılarda, beni sürgün edenlerden yaptığım kendi mabedim, yani o kutsanmış şehir var.

Ardımdan yaklaşan sesler bağırıyor. “Senin yaptığın delilik!”

Delilik deliliği körükler.

“Tanrı aşkına,” diye sesleniyorlar. “Nereye sakladığını bize söyle!”

Ben de tam olarak Tanrı aşkına, söylemeyeceğim.

Şimdi, sırtımı soğuk taşa vermiş, köşeye sıkıştırılmış öylece duruyorum. Bakışlarını yeşil gözlerime dikmişler; ifadeleri sertleşiyor; artık aldatıcı değil, tehdit ediciler. “Biliyorsun, kendi yöntemlerimiz var. Yerini söylemen için seni zorlayabiliriz.”

Ben de bu yüzden, cennete giden yolu yarıya kadar tırmandım.

Sonra bir anda arkamı dönüp uzanıyor, yüksek çıkıntıya parmaklarımla tutunuyor, kendimi yukarı çekiyor, dizlerime dayanıyor ve ayağa kalkıyorum… Uçurumun başında dengesizce duruyorum. Boşlukta rehberim ol sevgili Virgil.

Ayaklarımdan yakalamak için şaşkınlık içinde ileri atılıyorlar ama dengemi bozup beni düşürmekten de korkuyorlar. Şimdi çaresizlik içinde yalvarıyorlar ama arkamı döndüm. Yapmam gerekeni biliyorum.

Aşağılarda, baş döndürecek kadar aşağılardaki kırmızı tuğla çatılar bir alev denizi gibi yayılmış… Bir zamanlar devlerin gürlediği toprakları aydınlatıyor: Giotto, Donatello, Brunelleschi, Michelangelo, Botticelli.

Ayak parmaklarımı iyice kenara getiriyorum.

“İn aşağı!” diye bağırıyorlar. “Henüz çok geç değil!”

Sizi cahiller! Geleceği görmüyor musunuz? Yaratımın ihtişamını anlamıyor musunuz? Peki ya gerekliliğini?

Bu son fedakarlığı severek yapacağım… ve aradığınız şeyi bulma ümidinizi yok edeceğim.

Asla zamanında bulamayacaksınız.

Parke taşlı meydan, yüzlerce metre aşağıdaki sessiz bir vaha gibi beni çağırıyor. Daha fazla zamana nasıl da ihtiyacım var… ama zaman, geniş servetimin bile satın alamayacağı bir şey.

Bu son saniyelerde meydana bakıyor ve beni şaşırtan bir manzarayla karşılaşıyorum.

Yüzünü görüyorum.

Bana karanlığın içinden bakıyorsun. Gözlerin kederli ama başardığım şey sebebiyle bakışlarında bir saygı seziyorum. Başka seçeneğim olmadığını anlıyorsun. İnsanlık aşkına, başyapıtımı korumalıyım.

Şimdi bile büyüyor… bekliyor… yıldızları yansıtmayan gölün, kan kırmızı sularının altında kaynıyor.

Gözlerimi seninkilerden ayırıyor ve ufku seyre dalıyorum. Bu ağır yüklü dünyanın üstünde son kez yakarıyorum.

Sevgili Tanrım, dünyanın beni günahkar bir canavar olarak değil, bir kurtarıcı olarak hatırlaması için dua ediyorum. Öyle olduğumu biliyorsun. Ardımda bıraktığım hediyeyi insanlığın anlaması için dua ediyorum.

Hediyem, gelecektir.

Hediyem, kurtuluştur.

Hediyem, cehennemdir.

Bundan sonra fısıltıyla amin diyerek… boşluğa son adımımı atıyorum.

1.Bölüm

Hatıralar… dipsiz bir kuyunun karanlığından yüzeye çıkan baloncuklar gibi yavaşça canlandı.

Peçeli bir kadın.

Robert Langdon kan kırmızısı suların köpürerek aktığı bir nehrin karşı kıyısından ona baktı. Kadın kıyının uzak bir yerinde, örtüsünün altına gizlenmiş yüzü ve vakur tavrıyla karşısında kıpırdamadan duruyordu. Elinde, ayağının dibindeki ceset denizinin onuruna kaldırdığı, mavi bir tainia bezi tutuyordu. Her yerde ölüm kokusu vardı.

Kadın, ara, diye fısıldadı. Bulacaksın.

Langdon, kadın sanki bu sözleri kafasının içinde söylemiş gibi duydu. “Kimsin sen?” diye bağırdı ama sesi çıkmadı.

Kadın, zaman daralıyor, diye fısıldadı. Ara ve bul.

Langdon nehre doğru bir adım attı ama suyun, dibi görünmeyecek kadar derin ve kan kırmızısı olduğunu gördü. Bakışlarını yeniden kadına çevirdiğinde, ayaklarının altındaki cesetlerin iki katına çıkmış olduğunu fark etti. Şimdi yüzlercesi vardı, belki de binlercesi; bazıları hala hayattaydı, acıyla kıvranıyor, akla gelmeyecek ecellerle ölüyorlardı… Ateşlerde yanıyor, dışkının içine gömülüyor, birbirlerini yiyorlardı. Langdon karşı kıyıdan gelen acı dolu feryatları duyabiliyordu.

Kadın sanki yardım ister gibi, narin ellerini uzatarak ona doğru yaklaştı.

Langdon, “Kimsin sen?” diye bağırdı.

Kadın karşılığında uzanıp yavaşça peçesini kaldırdı. Çarpıcı derecede güzel olmasına rağmen, Langdon’ın tahmin ettiğinden daha yaşlıydı; altmışlarında olabilirdi, tıpkı zamansız bir heykel gibi vakur ve güçlüydü. Sert bir çene yapısı, anlamlı gözleri, omuzlarına lüleler halinde dökülen uzun, gümüş grisi saçları vardı. Boynunda lacivert renkli taş bir kolye asılıydı: sütuna sarılmış tek bir yılan.

Langdon, kadını tanıdığını hissetti… Ona güvendiğini. Ama nasıl? Neden?

Şimdi kadın, yerden tepetakla çıkarak, kıvranan bir çift bacağı işaret ediyordu. Beline kadar başaşağı gömüldüğü anlaşılan zavallı bir ruha ait olmalıydı. Adamın solgun uyluğunda çamurla yazılmış tek bir harf vardı: R.

R mi, diye düşündü, emin olamıyordu. Robert’taki gibi mi? “Bu… ben miyim?”

Kadının yüzünden hiçbir şey anlaşılmıyordu. Ara ve bul, diye yineledi.

Kadın birdenbire beyaz bir ışık yaymaya başladı… gittikçe parlaklaşıyordu. Tüm vücudu şiddetle titreşti ve sonra gürültülü bir patlamayla binlerce ışık parçasına bölündü.

Langdon haykırarak uyandı.

Oda aydınlıktı. Yalnızdı. Havada keskin bir ilaç kokusu vardı ve bir yerlerdeki makine, kalbinin ritmiyle bipliyordu. Langdon sağ kolunu hareket ettirmeye çalıştı ama şiddetli bir sancı ona engel oldu. Bakışlarını indirdiğinde, koluna serum bağlandığını fark etti.

Nabzı hızlanınca makineler de daha hızlı biplemeye başladı.

Neredeyim? Ne oldu?

Başının arkası, korkunç bir ağrıyla zonkluyordu. Baş ağrısının kaynağını bulmak için boştaki eliyle dikkatlice uzanıp tepesine dokundu. Keçeleşmiş saçının altında, kurumuş kanla kaplı yaklaşık bir düzine dikiş, topaklar halinde eline geldi.

Geçirdiği kazayı hatırlamak için gözlerini kapattı.

Hiçbir şey. Tam bir hiçlik.

Düşün.

Sadece karanlık.

Langdon’ın hızlanan kalp monitörünün harekete geçirdiği doktor üniformalı bir adam telaşla içeri girdi. Gür bir sakalı, pos bıyığı ve kalın kaşlarının altında, derin ve şefkatli bakan gözleri vardı.

Langdon, “Ne oldu?” diyebildi. “Kaza mı geçirdim?”

Sakallı adam parmağını dudağına götürdü ve aceleyle dışarı çıkıp koridordan birine seslendi.

Langdon başını çevirdi ama bu hareketi tüm kafatasına yayılan bir ağrıyı tetikledi. Derin nefesler alarak ağrının geçmesini bekledi. Sonra çok yavaş ve sistemli bir şekilde içinde bulunduğu steril ortamı inceledi.

Hastane odasında tek yatak vardı. Çiçek yoktu. Kart yoktu. Eşyaları şeffaf bir plastik torba içinde, yanındaki tezgahın üstüne konmuştu. Her yerinde kan vardı.

Tanrım. Çok kötüydü herhalde.

Daha sonra başını yavaşça yatağının yanındaki pencereye çevirdi. Dışarısı karanlıktı. Geceydi. Camda tek görebildiği kendi yansımasıydı: kül rengi bir yabancı, solgun ve yorgun, tüplere ve kablolara bağlanmış, tıbbi cihazlarla çevrelenmiş.

Koridordaki ses yaklaşınca Langdon bakışlarını odaya çevirdi. Doktor yanında bir kadınla dönmüştü.

Kadın otuzlu yaşlarının başındaydı. Üzerinde mavi doktor üniforması vardı, sarı saçlarını yürürken arkasından sallanan bir atkuyruğu şeklinde toplamıştı.

İçeri girerken Langdon’a gülümseyerek, “Ben Dr. Sienna Brooks.” dedi. “Bu gece Dr. Marconi’yle birlikte çalışıyorum.”

Langdon hafifçe başını evet anlamında salladı.

Uzun boylu ve çevik bir kadın olan Dr. Brooks, bir atlet gibi kendinden emin adımlarla yürüyordu. Üzerindeki biçimsiz üniforma ince bedeninin zarafetini saklayamıyordu. Langdon’ın görebildiği kadarıyla yüzünde makyaj olmamasına rağmen cildi, dudağının üstündeki minik ben dışında pürüzsüzdü. Açık kahverengi gözleri, kendi yaşındaki birinin nadiren karşılaşabileceği derin bir tecrübe edinmiş gibi, alışılmışın dışında etkileyiciydi.

Yanına otururken, “Dr. Marconi İngilizceyi pek konuşamaz,” dedi. “Kabul formunuzu benim doldurmamı istedi.” Yeniden gülümsedi.

Langdon hırıltılı bir sesle, “Teşekkürler,” dedi.

Dr. Brooks iş kadını edasıyla, “Pekala,” dedi. “İsminiz nedir?”

Biraz düşündü. “Robert… Langdon.”

Langdon’ın gözüne ışıklı kalemini tuttu. “Mesleğiniz?”

Langdon bu bilgiyi daha yavaş hatırladı. “Öğretim üyesi. Sanat tarihi… ve simge bilim. Harvard Üniversitesi.”

Dr. Brooks şaşkınlıkla bakarken ışığı indirdi. Kalın kaşlı doktor da onun kadar şaşkın görünüyordu.

“Siz… Amerikalı mısınız?”

Langdon, Brooks’a anlam veremeyen gözlerle baktı.

“Sadece…” Brooks tereddüt etti. “Bu akşam geldiğinizde üstünüzde kimlik yoktu. Harris tüvit ceket ve Somerset makosenler giyiyordunuz, bu yüzden İngiliz olduğunuzu düşündük.”

Langdon bir kez daha, “Amerikalıyım,” diyerek onu temin etti. İyi dikilmiş kıyafet seçimini açıklayamayacak kadar yorgundu.

“Ağrınız var mı?”

Langdon, “Başım,” diyerek cevap verdi. Işıklı kalem, zonklayan başının ağrısını daha da arttırmıştı. Neyse ki doktor onu artık cebine atmış, Langdon’ın bileğinden nabzını ölçüyordu.

Kadın, “Haykırarak uyandınız,” dedi. “Sebebini hatırlıyor musunuz?”

Langdon yeniden, etrafı kıvranan vücutlarla çevrilmiş, peçeli kadının tuhaf görüntüsünü hatırladı. Ara, bulacaksın. “Kabus görüyordum.”

“Neyle ilgili?”

Langon gördüklerini anlattı.

Defterine not alırken Dr. Brooks’un ifadesi hiç değişmedi. “Böyle korkutucu rüyalara neyin sebep olabileceği hakkında fikriniz var mı?”

Langdon hafızasını yoklayıp başını iki yana sallayınca bu hareketinin karşılığı yine zonklama oldu.

Doktor yazmaya devam ederken, “Pekala Bay Langdon,” dedi. “Size birkaç rutin sorum olacak. Hangi gündeyiz?”

Langdon biraz düşündü. “Cumartesi. Günün erken saatlerinde kampüste yürüdüğümü hatırlıyorum… Akşamüstü derslerine gidiyordum, sonra… son hatırladığım şey bu. Düştüm mü?”

“O konuya geleceğiz. Nerede olduğunuzu biliyor musunuz?”

Langdon bir tahmin yürüttü. “Massachusetts Hastanesi mi?”

Dr. Brooks başka bir not aldı. “Aramamızı istediğiniz biri var mı? Eşiniz? Çocuklarınız?”

Langdon içgüdüsel olarak, “Kimse yok,” diye cevap verdi. Seçmiş olduğu bekar hayatının ona sağladığı yalnızlık ve özgürlüğün keyfi tartışma götürmezdi ama itiraf etmeliydi ki, içinde bulunduğu durumda, yanında tanıdık bir yüzün olmasını tercih ederdi. “Arayabileceğim bazı iş arkadaşlarım var ama iyiyim.”

Dr. Brooks, Langdon’ın nabzını ölçtükten sonra daha yaşlı olan Dr. Marconi yaklaştı. Kalın kaşlarını düzelterek, cebinden küçük bir ses kayıt cihazı çıkartıp Dr. Brooks’a gösterdi. O da başını, anladığını belli eder şekilde sallayıp yeniden hastasına döndü.

“Bay Langdon, bu akşam geldiğinizde üst üste aynı şeyi mırıldandınız.” Dijital kayıt cihazının düğmesine basan Dr. Marconi’ye bir göz attı.

Kayıt çalmaya başladığında Langdon, aynı sözleri tekrarlayan kendi hırıltılı sesini duydu. “Ve… sorry. Ve…sorry.”* (* Kitabın ilerleyen bölümlerinde söz konusu ifadeyle ilgili bir kelime oyunu olduğundan İngilizceden çevrilmeyerek olduğu gibi bırakılmıştır.)

Kadın, “Bana sanki ‘Verry sorry. Very sorry’ * (*‘çok üzgünüm, çok üzgünüm’) diyormuşsunuz gibi geldi.” dedi.

Langdon onunla aynı fikirdeydi ama hiçbir şey hatırlamıyordu.

Dr. Brooks gözlerini huzurunu kaçıracak şekilde ona dikti. “Bunu neden söylediğinize dair bir fikriniz var mı? Bir şeye mi üzülüyorsunuz?”

Langdon zihninin karanlık köşelerini yoklarken yeniden peçeli kadını gördü. Etrafı cesetlerle çevrili kan kırmızısı bir nehrin kıyısında duruyordu. Ölüm kokusu geri gelmişti.

Langdon birden içgüdüsel bir tehlike sezinledi… Sadece kendisi için değil… herkes için. Kalp monitörünün biplemesi hızlandı. Kasları gerildi ve yatağında doğrulmaya çalıştı.

Hemen Langdon’ın göğsüne elini koyan Dr. Brooks, onu yerine oturttu. Yanındaki tezgaha doğru yürüyüp bir şeyler hazırlayan sakallı doktora şöyle bir baktı.

Dr. Brooks, Langdon’ın üzerine eğilerek fısıldadı. “Bay Langdon, beyin sarsıntısı geçirenlerde endişe sık rastlanan bir durumdur ama nabzınızın hızlanmaması lazım. Hareket etmeyin. Heyecanlanmayın. Yatıp istirahat edin. İyileşeceksiniz. Hafızanız zamanla geri gelecek.”

Geri gelen doktor, elindeki şırıngayı Dr. Brooks’a uzattı. O da Langdon’ın serumuna enjekte etti.

“Sizi yatıştıracak hafif bir sakinleştirici.” diyerek açıkladı. “Ağrınıza da iyi gelecek.” Gitmek üzere ayağa kalktı. “İyileşeceksiniz Bay Langdon. Siz uyuyun. Bir şeye ihtiyacınız olursa, yatağınızın yanındaki düğmeye basın.”

Işığı kapatıp sakallı doktorla birlikte dışarı çıktı.

Karanlıkta yatan Langdon, ilacın sistemine hemen yayılarak vücudunu, içinden çıktığı o derin kuyuya sürüklediğini hissetti. Gözlerini odanın karanlığında açık tutarak, bu hisle mücadele etti. Doğrulmaya çalıştı ama vücudu adeta taş kesmişti.

Langdon dalmadan önce kendini pencereye bakarken buldu. Işıklar kapalıydı ve karanlık camdaki kendi görüntüsü yavaş yavaş yok olurken yerini uzaktaki ışıklı şehir manzarasına bırakıyordu.

Şimdi Langdon’ın görüş alanında, kuleler ve kubbelerin arasında ışıklandırılmış cephesi olan tek bir yapı görünüyordu. Bu görkemli taş kalenin yukarı doğru yükselip dışa doğru çıkıntı yapan doksan metrelik kulesinin mazgallı siperleri göze çarpıyordu.

Başı ağrıdan patlayacakmış gibi olan Langdon yatağında doğruldu. Zonklamayla mücadele edip, bakışlarını kuleye çevirdi.

Bu ortaçağ yapısını iyi tanıyordu.

Dünyada bir eşi yoktu.

Ne yazık ki, aynı zamanda Massachusetts’ten altı bin beş yüz kilometre uzaktaydı.

Langdon’ın penceresinin dışında, Via Torregalli’nin gölgeleri arasına saklanmış güçlü yapılı bir kadın, BMW motosikletinden çevik hareketlerle indi ve avının peşindeki bir panter gibi ilerledi. Delici bakışları ve dimdik saçları vardı. Üzerine giydiği siyah deri motosiklet ceketinin yakasını yukarı kaldırmıştı. Susturuculu silahını kontrol etti ve başını kaldırıp Robert Langdon’ın ışıklarının kapandığı pencereye baktı.

Akşamın erken saatlerindeki görevi korkunç derecede ters gitmişti.

Tek bir kumrunun ötüşüyle her şey değişti.

Şimdiyse, bu işi düzeltmeye gelmişti.

1 Cevap
  1. 27 Mayıs 2013

Yorumunuzu Yazınız

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir