ÇAY’IN TARİHİ

ÇAY’ın Kısa Tarihi

aslı çâ ya da çai olan Çince bir sözcük; dünyadaki bütün dillere de buradan geçmiştir.
Çinlilerin çai, Türklerin çay, Rusların cháy, Perslerin çây, Arapların şay (çünkü Arapça’da ç sesi ve harfi olmadıgı için bu, ş ile karşılanır), Yunanlıların tsa’-i, Japonların cha olarak yazdıkları ve aynı şekilde çay olarak ifade ettikleri sözcük, bazı batı dillerinde farklı bir isim alır.


 Portekizliler chá, Rumenler ceai, Çekler, Sırplar ve Hırvatlar cai derler çaya; orjinaline sadık kalarak. Oysa Ingilizler ve Macarlar tea, Fransızlar thé, Ispanyollar té, Almanlar ve Finliler tee, Hollandalılar thee, Danimarkalılar ve Isveçliler te, Yahudiler ise teh demektedirler çaya. Bu isim bitkibilim (botanik)de “Çin Bitkisi” anlamına gelen Lâtince thea chinensis kavramından türetilmiştir.

Çay içilmesinin tarihi üzerine çeşitli efsaneler vardır. Bunların içinde en ilginç olanı Zen dininin kurucusu Bodhidarma’ya atfedilenidir:
üstad yine birgün oturmuş düşünürken, farkında olmadan uyuyakalır. Yani insanların büyük çogunluguna özgü sıradan bilinç haline koyuverir kendini dikkatsizce. Bu yanılgı ona öyle korkunç görünür ki, tutup göz kapaklarını keser ve atar. Efsaneye göre ilk çay fidanı, işte bu göz kapaklarının düştügü yerde yeşerir ve onun için de çay, bilglerin hep uyanık kalmak arzusunu simgeleyen çiçek, bunun için uykuyu kaçırmaktadır.

Bir Çin efanesine göre, hükümdar Sheng-Nung zamanında (M.ö. 2737) Çin’de çay içiliyordu. Fakat eski bir Çince sözcük, çayın ilk kez M.S. 350 yıllarında içilmeye başlandıgını göstermektedir. Çünkü daha önce içiliyor ve dolasıyla biliniyor olsaydı, Ipek Yolu üzerinden Çinlilerin baharat ve ipekli kumaşlar sattıkları ülkelere çok daha önceden geçmesi gerekirdi. Ilk dönemlerde çay, Çin’in güney dogusunda, Hindistan, Birmanya, Endonezya ve Siyam’da yetiştiriliyordu. Çinli budist rahipler çay yetiştirmesini bütün Çin’e ve Japonya’ya ögretmişlerdir.

Çinlilerden çayı ilk ögrenenler Japonlar olmuştur. Japon kaynaklarında çaya ilk kez 593 yılında rastlanır. Çayın yetiştirilmesi ise ancak 805 yılından sonra gerçekleşmiştir. Fakat sadece soyluların içebilecegi bir ayrıcalıga sahiptir çay. Japonya’da halkın da çay içebilecegi döneme gelişi ancak 17. yy.da mümkün olabilmiştir.

Çin’e komşu olan diger uluslara da yayılmasıyla birlikte, 850’de Araplar, 1559’da Venedikliler, 1598’de Ingilizler, 1600’de Portekizliler, 1618’de Ruslar ve 1648’de de Fransızlar ilk defa çay ile tanışmışlardır. Çayın Amerika’ya geçmesi ise ilk kez 1650 yılında olmuştur. Avrupa edebiyatında çaydan ilk kez bahseden kişi, Italyan yazar Giovanni Botero’dur ve 1590 yılında, Çinlilerin özel bir bitki yetiştirip ondan şarabın yerini tutan bir içki yap-tıklarını yazmıştır.

Çayı Avrupa’ya ilk sokanlar Hollandalılar olmuştur. Sonra Ingiltere’ye geçen çay önceleri inanılmaz fiyatlarla satılmıştır. Çay, Avrupa’daki hükümetlerce hemen yüksek oranlarla gümrüklendirilmiş ama yaygınlaşması önlenememiştir. Ilk zamanlarda Avrupa’ya çay deniz yoluyla gelmekteydi. Fakat, deniz havasının çayı bozdugu gibi garip bir söylentiyle, tiryakiler kara yolundan kervanlarla gelen ça-yı tercih etmeye başladılar.

Bu çay ise transit olarak Rusya üzerinden gelmekteydi ve bir söylenti sayesinde Rusya’da büyük bir çay ticareti başladı. Rusya’da da çay içmek yaygınlaştı. Ayrıca Ruslar, çayın ayrılması, harmanlanması konusunda uzmanlaştılar.

Avrupalılar çayın tadını alınca, Çin’in elinde bulunan çay üretim tekelini ele geçirmek için kolları sıvadılar. Ingilizler Assam ve Bengal’de, Hollandalılar Cava adasında çay fidanı dikmeye başladılar. Daha sonra Fiji ve Asor adalarında, Brezilya ve Teksas’ta da çay ekimine başlandı. Çay ekimine uygun iklim koşullarının oldugu Kafkas daglarının güney batısında, Batum bölgesinde de çay ekimi yapılmış ve başarılı sonuçlar alınmıştır.

Türkiye’nin Karadeniz bölgesinde de aynı nedenle çay ekimine önem verilmiştir. Çay fidanı nazlı bir bitki degildir; çok sıcaga oldugu kadar, belli bir derecedeki donmaya bile dayanabilir. Tek özelligi limonluk iklimi denilen nemli bir hava, rutubet istemesidir.

Çay fidanının yapraklarından elde edilen bu içecek maddesi, yapragın daldaki yerine göre deger kazanır; çayın degeri dalın ucuna dogru yaklaştıkça artar. Yapragın daldaki yerine, yetiştirildigi bölgeye ve yapragın işlenişine göre çayın, farklı koku, tat ve rengi vardır. Ilk dönemlerde, toplanan yapraklar yumak haline getiriliyor, sonra bu yumak ateşte kızartılıyor ve kaynar suyla işleniyordu.

Günümüzde ise toplanan yapraklar bir kaç saat güneşte bırakılır, arada bir karıştırılarak iyice gevşemesi beklenir. Bu sırada meydana gelen bir mayalanma ile, yaprakların içindeki acılık veren madde yokolur. Daha sonra bir dakika kadar kuvvetli ateşte kavrulur ve top halinde yuvarlanır. Bu işlem bir kaç kez tekrarlanır ve ve çay içime hazır hale gelmiş olur. Çinliler tam bu aşamada, paketleme yapmadan önce yasemin veya buna benzer hoş kokulu çiçeklerle bir kaç saat beraber bulundurarak çaya güzel bir koku verirler.

Çay içilmesinin yaygınlaşmasındaki en önemli etkenin, onun su olmamasına ragmen susuzlugu gidermesi ve alkollü olmamasına ragmen sinirleri yatıştırmasıdır. Gerçekten de çay, içinde bulunan kafein, teobrobin ve teofilin gibi maddelerden dolayı iyi bir idrar sökücü ve baş agrısını dindiricidir ve tıpta da kullanılır.

Fakat fazla kaynatılması veya demlendikten sonra epeyce bekletilmesi durumunda, içinde bulunan tanein maddesinin suya geçmesinden dolayı tansiyonu yükseltici bir etkisi de vardır. Bu nedenle çayı sıcak ama fazla kaynatmadan ve bekletmeden içmek yararlıdır. Demlenen bir çay ilk 5-10 dakika içinde içilirse sakinleştirici, daha sonra içilirse uyarıcı ve uyku kaçırıcı bir etkiye sahiptir.

Bütün dünya çay içmeyi Çinlilerden ögrenmiştir ama şunu da belirtmek gerekiyor ki, Çinliler -ve belki biraz da Japonlar- gibi çay içmeyi becerebilen yoktur. Çayı sıcak ama kaynatmadan içen, içine herhangi bir tatlandırıcı koymayan sadece Çinliler ve Japonlardır.

Diger bütün uluslar çok farklı yöntemler kullanmakta, hatta kimi çay içmeyi tamamen eline yüzüne bulaştırmaktadır. örnegin Mogollar “Çay Tuglası” diye bir şey içerler. Bu, sıkıştırılıp sert bir kütle haline getirilmiş ve çaya hiç benzemeyen bir içecektir. Ayrıca yine Mogollar çay içerken içine tuz, biber ve tereyagı gibi maddeler de katmaktadırlar. Avrupalılar da aslında çay içmeyi bilmezler. Çay içme kültürleriyle ögünen Ingilizler dahi çaya limon, şeker, süt ve benzeri şeyler katarak çayın gerçek tadını bozarlar. Biz türkler de çaya şeker katarak ve demlerken acıtarak çayın gerçek tadını bozuyoruz.

Peki çayı nasıl demlemeliyiz?
Işte size bir öneri: Demliginize öncelikle yıkanmış ve tozu giderilmiş çayla birlikte daha önceden dinlendirilmiş soguk su koyun. Çaydanlıga koydugunuz soguk suyun kaynamasıyla birlikte demligin içindeki su da ısınacaktır. Bu yöntemle hazırlayacagınız çayın demi acı degil, aksine hoş bir tat verecektir. (En büyük hatamız, demlige kaynar su koymaktır.) Yeterince ısındıgından emin oldugunuzda demligi çaydanlıgın üstünden alarak bir havlu veya bez parçasına sararak bir kaç dakika bekletiniz. Daha sonra ise, servise hazır hale gelen çayı, önce su sonra dem sırasıyla bardaklara koyunuz. Şekerli çay içen biri olsanız bile bu yöntemle şeker katmadan rahatlıkla içmeyi deneyebilirsiniz.

Yorumunuzu Yazınız

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir