BÜYÜK GÜÇLERİN YÜKSELİŞ VE ÇÖKÜŞLERİ

BÜYÜK GÜÇLERİN YÜKSELİŞ VE ÇÖKÜŞLERİ -Kitap özeti-

Eserin Künyesi ve Fiziksel Özellikleri
Elimizdeki eserin tam ismi “Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri, (1500’den 2000’e ve )”dır. Eser, Türkiye İş Bankası yayınları arasında Ekim 1996 tarihinde 6. baskı olarak çıkmış. Birtane Karanakçı tarafından Türkçe’ye çevrilmiş olan eserin son notlar ve bibliyografya ile birlikte 798 sayfalık bir hacmi var. Eser, 13 sayfalık bir giriş ile 3 ana bölümden oluşuyor.

Kitabın birinci kısmı, ve Ekonomi ana başlığı altında 165 sayfadan, ikinci kısmı Sanayi Çağında Strateji ve Ekonomi ana başlığı altında 238 sayfadan, üçüncü kısmı ise Strateji ve Ekonominin Bugünü ve Yarını ana başlığı altında 225 sayfadan oluşuyor.

Giriş
Kitabın yazarı kendi ifadesiyle eserinin Rönesans sonrası, (modern dönem olarak adlandırdığı dönemdeki) ulusal ve uluslararası güç konusunda yazılmış bir kitap olduğunu yazıyor. Eserin amacını ise Batı Avrupa’nın yeni monarşilerinin kurulmasından ve okyanus ötesi, global devletler sisteminin başlangıcından bu yana geçen beş yüzyıl içinde, çeşitli büyük güçlerin, birbirlerine kıyasla nasıl yükselip çöktüklerini izlemek ve açıklamak olarak belirtiyor.

Ana başlıklardan da anlayabildiğimiz gibi, yazar büyük güçlerin yükselişlerini ve çöküşlerini incelerken, ekonomik gücü yükselişin gerçekleşip devam etmesinde birinci etken olarak ele almıştır. Uluslararası sistem içinde etkili olan bu devletlerin, hem zengin hem de kuvvetli olmayı sürdürmek üzere çabalamaları esnasında, ekonomileri ile stratejileri arasında görülen etkileşim, kitabın ilgi odağını oluşturmaktadır. Yazar kitabın bütününde ayrıntılı olarak çözümlediği görüşlerini “giriş” kısmında kısaca özetlemek gereğini duymuştur. Yazara göre söz konusu büyük devletlerin nisbî güçleri hiçbir zaman değişmeden kalmaz. Bunun başlıca sebebi farklı toplumlar arasındaki eşit olmayan büyüme hızları ve birine diğerinden daha büyük yarar sağlayan teknolojik ve yapısal atılımlardır. Burada bir örnek olarak 1500’den sonra uzun menzilli silahlarla donatılmış yelkenli gemilerin ortaya çıkışının tüm Avrupa devletlerine aynı ölçüde yarar sağlamadığı gösterilmiştir. Yine daha sonraları sanayileşmeye paralel olarak ta ele alınabileceği gibi, buhar gücünün ve bu gücün zorunlu olarak bağımlı olduğu kömür ve metal kaynaklarının meydana çıkması, belli bazı ulusların nisbî gücünü arttırmıştır. Bu yüzden de diğerlerinin gücü mutlak manada azalmasa da nisbeten azalmıştır. Burada belirtilen güç dengesindeki nisbiyet, bizce can alıcı bir noktadır. Siz gücünüzden bir şey kaybetmiyor olabilirsiniz ancak; diğer bir devlet bir şekilde ulaştığı teknolojiyle ve/veya kaynaklarla ekonomik büyümesini devam ettiriyorsa bu sizin o devlete nisbetle güçsüzleştiğiniz anlamına gelir ve önemli olan da budur. Bu yüzden askeri anlamda güçlü olunan dönemlerde, bu gücü ve büyümeyi sürdürülebilir kılacak ekonomik gelişmeyi ihmal eden büyük güçler düşüşe geçmiştir. Diğer bir deyişle, büyük güçlerin yükselmelerinin ve sonra da düşüşe geçmelerinin izlediği çizgi, üretim ve gelir sağlama kapasiteleri ile askeri güçleri arasında oldukça önemli ve karşılıklı bir ilişkinin olduğunu ortaya koymaktadır.

Sanayi Öncesi Dünyada Strateji ve Ekonomi
Yazar bu ilk ana kısımda ilk olarak Batı Dünyasının Yükselişi başlığı altında Çin’in, Müslüman dünyasının, Japonya’nın ve Rusya’nın genel bir değerlendirmesini yapıyor ve Avrupa’nın yükselişinin temellerine iniyor. Avrupa Mucizesi olarak adlandırdığı bölümde yazar ilk olarak dikkat çekici bir biçimde bu kıtanın daima var olagelmiş bölünmüşlüğüne işaret ediyor. Burada, bu politik çeşitliliğini coğrafyasına ve tabî ki iklim farklılıklarına borçlu olan Avrupa’nın, tüccarlarıyla yöneticileri arasındaki etkileşim incelenerek, bunun sonucunda ortaya çıkan pazar ekonomisi, ticarî alandaki ve silahlanmadaki kendi arasında devam ede gelen rekabetin gelişimi inceleniyor. Bunun en önemli iki sonucu olarak; Avrupa’da ortaya çıkan politik çoğulculuk ve deniz ticaretine hakim oluş saptanıyor. Deniz ticaretine ve sonrasında da denizler ötesi hakimiyete geçişte, gemi inşaat teknolojisi ile gemilerin silahlandırılması üzerinde duruluyor. Bilim ve teknolojideki gelişme ile rekabet ilişkisi incelenirken, haritacılık, denizcilik cetvelleri, teleskop, barometre ve pusula gibi icatlarla deniz yolculuklarının bilinmeyenlerinin azaltıldığı anlatılıyor.

Avrupa devletleri bu özellikleri sebebiyle üst basamaklara kurulmuşken öbür toplumların dünya gücü merdivenini tırmanmalarının oldukça zor olacağı iddia ediliyor. Yazar bunun sebebini şöyle açıklıyor: “Merdiveni çıkmak yalnızca Avrupa kökenli araç ve gereçleri ya da Avrupa’nın tekniklerini elde etmekten ibaret olmayacaktı. Batı toplumlarını öbürlerinden ayıran genel özellikleri de toptan kazanmak anlamına gelecekti… …rekabetin ilerici, belki de kavgacı ve ara sıra vahşice olan itici gücü için her türlü fırsat.”

Habsburgların Egemenlik Girişimi 1519-1659 adlı alt bölümden başlayarak yazar; 1500’den sonraki yaklaşık 150 yıl süresince devam eden Avrupa’daki din eksenli mücadelenin kronolojisini veriyor. Westphalia ve Pirene anlaşmaları sonucunda çarpışan güçlerin hiş birinin tek başına kuramayacağının ve politik bölünmüşlüğün süreceğinin anlaşıldığını yazıyor. Devamında İspanya-Avusturya hanedan ittifakının 150 yıl boyunca olduğu gibi hiçbir zaman ayakta kalamayacağını bazı etkenlere bağlayarak değerlendiriyor. Sonra Britanya, Hollanda ve İsveç gibi güçlerin kara Avrupası ile yaptıkları mücadeleleri değerlendiriyor. Savaş, Para ve Ulus Devleti başlığı altında ise Avrupa ulus devletinin gelişmesinin çeşitli sebeplerini inceliyor. Reformasyon hareketinin Hristiyan alemini hükümdarların dinsel tarihlerinin temeli üzerinde bölmekle, sivil ve dinsel otoriteyi birleştirdiğini ve laikliği ulusal temelde genişlettiğini, Latince’nin gerilemesinin de bu eğilime güç kazandırdığını belirtiyor. Ulaşım imkanları, matbaacılık ve deniz aşırı keşifler gibi olguların zamanın pek çok yazar ve düşünürünün ulus devletin güçlendirilmesi yönünde fikir belirtmelerine yol açtığını yazıyor. Uluslaşmaya çok daha derinden ve sürekli etki yapan şeyin ise savaşlar ve sonuçları olduğunu belirtiyor.

, ve 1660-1815 başlığı altında yazar 1860’tan sonraki Avrupa’nın en önemli özelliğinin çok kutuplu sistemin olgunlaşması olduğunu belirtiyor. Bu dönemde her bir devlet savaş ve barış kararlarını dinsel veya başka sebeplerle değil, giderek daha büyük ölçüde ulusal çıkarlar temelinde almaya başladılar. Nasıl olmuştu da özellikle bu 5 güç (Habsburg, Britanya, Rusya, Fransa, Prusya) büyük güçler olarak kalmayı başardılar? Büyük güçlerin 1660-1815 arasında birbirlerine kıyasla sahip oldukları konumu açıklarken tamamen askeri nitelikli çatışmalardan daha önemli iki etken vardı: Maliye ve Coğrafya. Bundan sonra yazar özellikle 1689-1815 tarihleri arasında Fransa ile İngiltere’nin yedi büyük çatışma yaşadıklarından ve bunların hep dayanıklılık ölçen çatışmalar olduğundan, Mali Devrim adı verilen gelişme için bu devletlerin savaş giderlerini karşılamak amacıyla oldukça karmaşık bir bankacılık ve kredi sistemi geliştirdikleri üzerinde duruyor.

Giderek artan savaş giderlerinin finanse edilmesinin yolunun borç almak olduğu, tahvil ve hisse senetleri satışlarının Batı kapitalizminin ve ulus devletinin gelişimine hız verdiği belirtildikten sonra Hollanda, Fransa ve İngiltere’nin bu mali konulardaki olgunlaşmaları konu ediliyor.

Jeopolitik konusu incelenirken şu sorular sorularak başlıyor:
Belli bir ulus, gücünü tek bir cephede yoğunlaştırabiliyor mu?
Sınır komşuları zayıf devletler mi yoksa güçlü devletler mi?
Temelde bir kara gücü mü, deniz gücü mü, yoksa ikisi birden mi?
İstediği zaman bir savaştan kolayca çekilebiliyor mu?
Denizaşırı ülkelerden ek kaynak sağlayabiliyor mu?

Bu sorular ışığında Hollanda, Fransa, İngiltere, Avusturya ve Prusya’dan sonra ABD ve Rusya değerlendiriliyor. Bu bölümde özellikle Mahan’ın Deniz Gücünün Yükselişi adlı eserinden yararlanılarak İngiltere’nin yükselişi tartışılıyor.

1660-1763 ile 1763-1815 arasında iki bölümde İngiltere’nin yükselişi Savaşların Kazanılması başlıklarıyla inceleniyor. Amerikan bağımsızlığı ve Fransa’nın düşmanlığı karşısında İngilizlerin verdiği savaş anlatılıyor. İhtilal yapan Napolyon Fransa’sını durdurmak için kurulan koalisyonlar ve savaşlar neticesinde gelinen 1815 tarihinde, güç ve nüfûzun kabul edilebilir sınırlar içinde kalması ve zararların karşılıklı olarak ödenmesi biçimindeki çift yönlü ilkenin kabulü anlatılıyor. Bu ilkenin Avrupa’da egemenliğin tek taraflı olarak ele geçirilmesinin mümkün olmadığı anlamını taşıdığı ifade ediliyor. Ancak karada kabul edilen kaba da olsa bir güç dengesine rağmen denizlerde İngiltere’nin egemenliği ve ekonomik üstünlüğünün pekiştiği de belirtiliyor.

ve Ekonomi
1815 ile 1885 yılları arasını konu alan bu bölümde yazar, 19. yüzyılın savaşlarını 18. yüzyıldakilerden ayrı olarak değerlendiriyor. Bu yüzyıldaki mücadelelerde kaybedenlerden bahsederken; onların yüzyılın ortalarında gerçekleşen askeri devrimi benimsemeyi başaramayan, yeni silahlar edinemeyen, büyük ordular seferber edip bunları donatamayan, demiryolları, buharlı gemi, ve telgrafın sunduğu gelişmiş ulaştırma imkanlarını ve silahlı güçlerinin bakımını sağlayacak verimli bir sanayi tabanını kullanamayan güçler olduklarını belirtiyor.

1860’larda Avrupa’nın çağdaş sanayi üretimi üzerindeki tekelinin Atlantik’in öbür yakasında kırılmakta olduğundan, ABD’nin daha iç savaştan önce bile ekonomik bir dev haline geldiğinden bahsedilerek bu devletin yükselişinin dinamikleri inceleniyor.

1871 sonrası Bismarck’ın Avrupa’daki diplomatik egemenliği sırasında, sanki yeni bir dengenin oluştuğunu hissettiren nisbeten çatışmasız dönemin aslında, yakında askeri olarak ta etkisini daha önce hiç olmadığı kadar büyük boyutlarda gösterecek ekonomik gelişmelerin ve sanayileşme yarışının arttığı bir dönem olduğuna dikkat çekiliyor.

1885-1918 arası İki Kutuplu Bir Dünyanın Doğuşu ve Orta Güçlerin Bunalımı başlığı altında yazar değişen güç dengesini inceliyor. Rusya ile birlikte Birleşik Devletler’in ekonomik gelişmelerini, nüfus yapılarını ve dağılımlarını grafiklerle tartışırken, askeri güç ile askeri potansiyelin farklı şeyler olduklarının altını çiziyor. Bu bölümde büyük güçler arasındaki önemli farklılıkların sanayi verimliliklerine bakılarak daha kolay izlenebildiğini belirtiyor. Yazar burada yoğun olarak tablolardan ve rakamlardan faydalanıyor. İtalya, Japonya, Avusturya-Macaristan, Fransa, Britanya, Rusya ve ABD’nin güçleri ayrı ayrı ayrıntılı biçimde incelenirken Birleşik Devletlerin büyük bir güç haline geldiği kesin olarak belirtiliyor. Ancak henüz Büyük Güçler sisteminin bir parçası olmadığı da ekleniyor. Çünkü tecrit politikasında vazgeçmek istenmeyiş ve Avrupa’dan binlerce millik bir uzaklıkta bulunuş ABD’yi olduğundan daha önemsiz bir güçmüş gibi göstermekteydi. Bu yöndeki değerlendirmelerden sonra yazar, ittifak ve itlaf devletleri bloklarının oluşarak büyük savaşa sürüklenişlerini inceliyor.

Burada dikkati çeken husus; Bismarck’ın istifasıyla başlayıp I. Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar süren ilgi çekici diplomasi trafiğidir. Bu değişken ittifaklar diplomasisi giderek daha karmaşık hale gelecektir. Yakında kopacağı tahmin edilen büyük savaş başladığında neredeyse herkes bir ittifaka dahil olma beklentisi içindeydi. Ancak bu ittifaklar diplomasisi öyle çok ve hızlı değişebilen bir durumdu ki bir müttefik bazı durumlarda avantaj olabildiği gibi bazen de dezavantaj olabiliyordu.

Toplu Savaş ve Güç Dengeleri başlığı altında incelenen büyük savaş daha çok iki ortaklığın askeri ve sınaî kaynaklarının bir mücadelesi altında değerlendiriliyor. Savaşın yol açtığı korkunç kayıplar, acılar ve yıkım yazara, Avrupa’nın kendi medeniyetine indirdiği öldürücü bir darbe izlenimi veriyor. Yapılan harcamaları ve seferber edilen kuvvetleri tablolar halinde sunan yazar, savaşın sonucunun önceden belirlenmiş olamayacağını belirtiyor. ABD’nin savaşa girişinin sonuç üzerindeki belirleyiciliğine, Rusya’nın yavaş yavaş tükenişine dikkat çeken yazar, düşman blokların güçlerinin birbirlerine çok yakın olduklarını ancak zaferi verimlilik güçlerindeki belirgin üstünlüğe sahip olan tarafın kazandığını yazıyor.

1919-1942 arasındaki dönemin ele alındığı İki Kutuplu Dünyanın Doğuşu ve Orta Güçlerin Bunalımı başlıklı bölümde, savaş sonrası düzen, anlaşmalar ve korkunç miktardaki insanî ve maddi kayıplarla alakalı değerlendirmeler yer alıyor. Sonrasında İtalya, Almanya ve Japonya’nın sivrilerek, bölgelerinde meydan okumaya başlayan yönetimleri üzerinde duruluyor. Bu devletlerin saldırganlaşarak II. Dünya Savaşı’na yol açmaları değerlendiriliyor.

Fransa ve İngiltere’nin yaklaşan savaş karşısındaki tutumlarıyla ekonomik durumları yine iç içe, birlikte inceleniyor. Burada bu iki devletin karar mercileri olan hükümetlerinin en büyük problemlerinden birinin de Almanya’nın tehditkar tavırları karşısında ABD’nin tavrının ne olacağı ve Sovyetler ile alakalı bazı sorular olduğu vurgulanıyor. ABD ve SSCB’nin ekonomik durumları, büyümeleri ve dünya imalat verimindeki payları diğer devletler ile karşılaştırılarak inceleniyor.

1931-1942 yıllarında gelişen ve tırmanan bunalım konu edilirken, büyük güçlerin 1937’deki ulusal gelirleri, savunmaya ayırdıkları harcamaları ve nisbî savaş potansiyelleriyle ilgili rakamlardan da istifade ediliyor.

Strateji ve Ekonominin Bugünü ve Yarını
ABD’nin II. Dünya Savaşı’na girmesiyle belli olan savaşın sonucu, geriye sadece bu ezici gücü en doğru biçimde kullanmayı bırakıyordu. Yazar, yine de Almanların ciddi ve aptalca olarak nitelediği politik ve stratejik hatalarından bahsediyor. Bunu yaparken Japon donanması da bu eleştirilerden payını alıyor. Yazar, galiplerin zaferini haklı çıkaran ve silah üretim rakamlarıyla da desteklenen buradaki değerlendirmelerinden sonra, Yeni Stratejik Görünüm adını verdiği yeni global güç dengesinin dinamiklerini incelemeye devam ediyor. ABD ve SSCB’nin savaş sonrası iki kutuplu dünyayı oluştururken sahip oldukları dinamikleri, İngiltere’nin galipler safında olmasına rağmen giderek ABD’ye daha bağımlı hale gelişini, İngiltere’nin ihracat ve ticaret hacminin bu dönemdeki gerileyişini tartışıyor. Yazar artık Avrupa güçlerinin yıldızlarının söndüğünü belirtiyor.

Soğuk Savaş başlığı altında artık, dünyanın geleneksel çok kutuplu hali yerine stratejik ve politik açılardan iki kutuplu sayılmasının nedenlerinden en önemlisi olarak İdeolojinin güçlenen rolü üzerinde özellikle duruluyor. Bu yeni savaşın ideolojik nitelikli olduğunun anlaşılmasının uzun sürmediğinden bahsediyor. Biraz ayrıntıya inecek olursak, SSCB’nin Doğu Avrupa’daki parlamenter demokrasiye izin vermeyeceği yönündeki belirtilerin artması yanında silahlı kuvvetlerinin muazzam boyutları da bu ideolojik ekseni destekliyor. Truman ve Eisenhower’ın söylemleri, ABD’nin Rus nüfûz alanına itiraz etmesi ve bu yönde Sovyet basınında çıkan haberlerin de etkisiyle belirip tırmanan soğuk gerilim, Liberalizm ve Komünizm’in birbirlerini dışlamak zorunda oldukları bir savaş biçimini başlattı. Artık bu yeni savaşta, bu iki ideolojinin ortası yoktu. Bu, bütün dünyanın halklarının uyum sağlamak zorunda oldukları yeni stratejik gerçeklikti.

Devam eden kısımlarda yazar, NATO’nun kuruluş ve stratejisini, Marshall Planı’yla olan ilişkisini, Truman Doktrini ve Kore Savaşı gibi gelişmelerle birlikte değerlendiriyor. Özellikle iki süper gücün 1948-1970 arasındaki savunma harcamalarının, hangi yıllarda hangi sebeplerle artışa veya azalışa geçtiğinin incelenip yorumlanması gerçekten ilginç(bkz. Tablo 4). 1970’li yıllardaki SALT I ve SALT II girişimleri, Moskova ile Washington arasında kurulan direk telefon bağlantısı gibi umulmadık anda bir felakete yol açmamak için gösterilen gayretlerin silahlanma yarışını yavaşlatmadığı da burada işaret edilen noktalardan biri.

İleriki sayfalarda Çin-Sovyet Bölünmesi ve bunun politik ve diplomatik alanda SSCB için daha sıkıntı verici olduğu, sebepleri ve etkileri inceleniyor. ABD’nin Vietnam’da yaşadığı tecrübenin, askeri gücün askeri yeterliğe her zaman dönüştürülemediğini hatırlatması bakımından düşündürücü olduğu belirtiliyor.

Japonya’nın 1945’ten sonra geçirdiği ekonomik değişim ile bu esnada diğer büyük güçlerin Japonya’ya nazaran durgunluğu inceleniyor. Yine de Avrupa’da savaşın yol açtığı yıkımdan ve acılardan sonra, tekrar toparlanmak için yaygın bir kararlılık olduğu, İngiltere, Almanya ve Fransa gibi güçler birlikte değerlendirilerek tartışılıyor.

21. Yüzyıla Doğru başlığıyla son bölüme giren yazar, burada hem kronoloji hem de metodoloji açılarından bir değişikliğe dikkat çekiyor. Şimdiye kadar anlatılanların (çok yakın geçmiş bile olsa) tarih oluğunu, oysa şimdiki zamanın geleceğe doğru nasıl bir gelişme göstereceğine ilişkin yazıların tarihsel gerçek olmak gibi bir iddia taşıyamayacağını söylüyor. “Bu yüzden bundan sonra söylenecekler, şimdiki eğilimler üzerinde düşünülerek yapılmış tahminlere dayalı, geçici ve varsayım nitelikli şeylerdir” diyor. Burada yazarın cümlelerini aynen almak istiyorum:

İleride olacakları anlamanın belki de en iyi yolu, geriye doğru, son beş yüzyıl içinde büyük güçlerin nasıl yükselip çöktüğüne bakmaktır. Bu kitapta savunulan ana düşünce şudur ki; esas olarak ekonomik ve teknolojik gelişmelerle harekete geçen bir değişme dinamiği bulunmaktadır ve bu, sonra da toplumsal yapıları, politik sistemleri, askeri gücü, ve tek tek devlet ve imparatorlukların konumunu etkilemektedirler. Bu global ekonomik değişikliğin hızı hep bir kararda olmamıştır. Bunun da sebebi teknolojik yenilik ve ekonomik büyüme hızının kişi olarak buluşu yapanın ve girişimcinin durumuna olduğu kadar, iklim, hastalık, savaşlar, coğrafya, toplumsal çerçeve vb.’ye bağlı olarak düzensiz olmasından ibarettir. Aynı şekilde yerküre üzerindeki farklı bölge ve toplumlar, daha hızlı ya da daha yavaş büyüme hızlarına sahip olmuşlar ve bu yalnızca teknoloji, üretim ve ticaret yapılarının değişmesine göre değil, onların yeni verimlilik ve zenginlik artışları usullerini kabul eğilimlerine göre de olmuştur…
…Bu kitabın savunduğu ikinci ana düşünce de, bu eşitsiz ekonomik büyüme hızının devletler sistemi üyelerinin nisbî askeri güçleri ve stratejik konumları üzerinde uzun vadede çok önemli etkileri olduğu yolundadır…

Yazar bu ana düşüncelerden hareketle önümüzdeki on yıllar hakkında varsayımlarda bulunuyor. Bunu yaparken global verimlilik dengelerinin Pasifik havzasına doğru kaydığına dikkat çekilerek, bu havzadaki devletlerin ekonomik gelişimleri inceleniyor. Çin’in Dengeleme Politikası başlıklı bölümde Çin’in kitabın yazıldığı dönemdeki ekonomik durumu ve bunun ileriki on yıllardaki politikalarına yapabileceği etki tartışılıyor.

Japonların Açmazı’ndan bahsedilirken 1945’ten bu yana gösterdiği başarılı büyümeye ve zenginleşmeye rağmen, çevresindeki sorunlara sürekli olarak barışçıl çözümler önermesi, buna karşın diplomatik anlaşmazlıkların ortasında kaldığında sıkıntı duyması, ticaretinin devamı için herkesle iyi geçinmesi gerektiği, ancak bunun da gitgide zorlaştığı konusu ayrıntılı olarak inceleniyor. Japonların, savunma harcamalarını yine mümkün olan en makul düzeyde tutacağı ve 21. yüzyılın başında çok daha güçlü olacakları iddia ediliyor. Dış politikada ABD ile uyuşmazlığa düşmeden, milliyetçi-militarist zihniyete tekrar (evvelce işgal etmiş olduğu çevre ülkelerle ve Rusya ile bozuşmamak için) dönmeden, barış ve güvenliği pekiştirici yollara başvuracağı öngörülmektedir.

AET, Potansiyeli ve Sorunları başlığı altında, önce bir bütün olarak AET’nin ekonomik potansiyeline değinildikten sonra, Almanya, İngiltere ve Fransa’nın gelecekte alabileceği roller hakkında varsayımlar yapılıyor.

Sonrasında SSCB ve Çelişkileri ele alınıyor. Sovyetlerin özellikle yüz yıl önce dünyanın en büyük iki tahıl üreticisinden biri olduğu hatırlatılarak, son on yıllarda oluşan tarımda dışa bağımlılık konu ediliyor. Bu yapılırken Kremlin’in kolektifleştirilmiş tarım sisteminin tüm yetersizliğine rağmen tercih edilmekteki inadın sebepleri araştırılıyor. Çin ile mukayese edilerek, Çin gibi bir sıçrayış yapmasının engelleri inceleniyor.

Nükleer Savaş ihtimali ve iki süper gücün silahlanmasının ele alındığı bölümde yazar, dikkatsizlik ya da teknik bir arıza yüzünden nükleer bir silah ateşlenmedikçe, iki tarafın da çatışmayı konvansiyonel savaş düzeyinde tutmaya çalışacakları öngörülüyor. Çin, İngiltere ve Fransa’nın genişleyen nükleer silah depoları ve nükleer silahlanma yarışındaki durumları konu ediliyor.

Yazar Sonsöz’den önce son olarak, Nisbî Gerileme İçinde Bir Numara Olma Sorunu başlığı altında, ABD’nin imalat sanayisini, tarımını, ticaret açıklarını, ekonomisindeki büyüme belirtileriyle sanayi tabanındaki daralmayı incelerken; “ABD mevcut konumunu koruyabilir mi?” sorusuna “hayır” cevabını veriyor. Yazar önümüzdeki on yıllarda Amerikalı devlet adamlarının, dünyadaki teknolojik, sosyoekonomik vb. değişmelerin hiç olmadığı kadar hızlı ilerlediğini hatırlamaları gerektiğini yazıyor. Global dengelerin, iki kutupluluktan çok kutupluluğa doğru bir dağılım gösterdiğine ilişkin belirtilerden söz eden yazar, “Yine de hâlâ ABD’nin yaptıkları ve yapmadıkları, öbür güçlerin yapmaya karar verdiklerinden daha büyük önem taşımaktadır” diyerek bitiriyor.

Sonsöz
Yazar sonsözde, kitabını bitirmeden önce bir iki genel gözlem sunmanın yerinde olacağını belirterek, eser boyunca öne sürdüğü düşüncelerin kısa bir özetini yapıyor. İlk olarak zenginlik ile güç ilişkisini, diğer bir deyişle ekonomik güç ile askeri güç ilişkisini konu ederek bunların her zaman için nisbî olduklarını belirtiyor. Uluslararası dengelerin hiçbir zaman oldukları yerde duramayacağını, durabileceklerini varsaymanın devlet adamlığı açısından budalalık olacağı iddia ediliyor. Ulusal gelirlerin ne kadarının askeri harcamalar için ayrılacağının her zaman tartışma konusu olduğu hatırlatılıyor.

Sonra “Sürekli olarak yükselen ve çöken güçlerin var oluşu, her zaman savaşa yol açar mı?” sorusuna kesin bir cevap verememekle beraber, “silahlar bu kadar yok edici olduktan sonra hayır” cevabını verenlere, aynı düşüncenin 19. yüzyılın da büyük bölümünde yaygın olduğunu, Norman Angell’in 1910 tarihli The Great Illusion adlı meşhur kitabıyla birlikte hatırlatıyor.

Büyük devletler arasında büyük çatışmalar çıkması ihtimali bir yana, dengelerde oldukça önemli değişimler olduğu ve bu değişimin temposunun gitgide hızlandığı belirtiliyor. Yazar son yirmi yılın eğilimlerinde bir değişiklik olmadığı takdirde, eserini yazdığı tarihten sonraki on yıllarda ani bir değişim öngörmüyor. Elimizdeki baskı 1996 tarihinde basılmış ancak kitabın SSCB’nin dağılmasından önce yazıldığı anlaşılıyor. Böylece yazar SSCB’nin dağılacağını öngöremiyor. Ancak yine de ABD, SSCB, Çin, Japonya ve AET’den oluşan 5’li pentarşi içindeki verim dengelerinin Çin ve Japonya’ya doğru eğilmeye başladığını yazıyor.

Japonların, çıkarlarını, artık sadece bir ticaret ve ekonomi devi olarak sürdüremediğinde, askeri olarak ta önemli bir aktör olmaya karar verebileceğini belirten yazar, bu yönelimin Japonlar için büyük bir risk olabileceğinin altını çiziyor. Bundan sonra yazar, klasik dönemlerden bu yana, ekonomi stratejistlerini, iktisatçıları ve siyasi liderleri uğraştıran zor bilmeceye dönüyor:

Büyük Güç -niteliği gereği, başka bütün uluslar karşısında durumunu koruma yeteneğine sahip devlet- olmak, gelişen bir ekonomik taban gerektirir. “Savaş, ya da savaş ihtimali, imalat gücünün kurulmasını, ilk sırada yer alan bir ülke için vazgeçilmez bir hale getirir”. Ancak, savaşa gitmek ya da ulusun imalat gücünden büyük bir payı verimsiz silahlanma harcamalarına ayırmakla, ulusal ekonomik tabanı aşındırma riskine de girilebilir; özellikle de gelirlerinden daha büyük oranları, uzun vadeli büyüme için verimli yatırımlarda toplayan bir devlet karşısında.

Yazar, bundan sonra uluslararası sistem içinde yer alan bugünkü Büyük Güçlerin, kendilerinden önce gelenlerin hepsinin karşılaştığı iki tehditle baş etmek zorunda olduklarını belirtiyor: Kimilerinin öbürlerine göre daha zengin olmalarına yol açan eşitsiz ekonomik düzenleri ve rekabete dayalı, arasıra da tehlikeli olan dış koşullar.

Son olarak yazar, büyük güçlerin her birinin çok eskiden beri var olan yükseliş ve çöküş açmazlarıyla, değişen verim artış hızlarıyla, teknolojik yeniliklerle, uluslararası koşullardaki değişiklerle, tırmanan silah maliyetleriyle ve güç dengelerindeki değişmelerle uğraşmak zorunda olduklarını ekliyor. Burada Bismarck’ın ünlü yorumunu kelimeleri değiştirerek tekrarlıyor: “Bu güçlerin hepsi de zaman ırmağı üzerinde yolculuk yapmaktadırlar. Onu ne değiştirebilirler, ne de yönlendirebilirler. Ancak üzerinde daha çok ya da daha az beceriyle ve deneyimle seyredebilirler. Sonuçta pek çok şey büyük başkentlerdekilerin beceri ve deneyimlerine bağlı kalmaktadır.