ANLADIN MI? ANLADIM…

Anladın mı? Anladım…

-Esasında hiçbir şey anlamadın-

Prof. Dr. Ali Demirsoy, Hacettepe Üniversitesi

Günlük yaşamımızda her cümlenin sonunda, karşımızdakine teyit ettirmeyi beklercesine bakarak “Anladın mı?” deriz. Gelin bu yazıda, bu sorunun ve verilen yanıtların gerçek anlamını birlikte masaya yatıralım.

Biz kelimelerin, cümlelerin ve nesnelerin ne anlama geldiğini bilen bir tür olarak karşımızdakine neden “Anladın mı?” diye sorma gereğini duyuyoruz?

Doğduk; anamız, babamız, bebek iken yüzümüze bakıp her cümleden sonra başına tuhaf bir sıfat da (son zamanlarda özellikle çok anlamsız bir şekilde anaların kızlarına anneciğim, babaların erkek çocuklarına babacığım gibi ya da ne olduğu bilinmeyen sıfatlar) koyarak “Anladın mı?” diye sorarlar. Çocuk, kendisinin anne diye çağırdığı birinin kendisine, kızına, neden anneciğim, baba diye çağırdığı birinin, kendisine, oğluna neden babacığım diye hitap edildiğini kavramamıştır ki, “Anladın mı?” sorusuna da anlayarak yanıt versin. Yaptığı uygunsuz bir hareketi cezalandırmak için ailesi ya da çevresi, bir daha bunu yaparsan, sana şunu almam, şuraya götürmem gibi tehditlerden sonra, “Anladın mı?” diye gözdağı verdikten sonra; daha sözünün yankısı sönmeden çocuğun istediğini yapmaya başlar. Çocuk “Anladın mı?” sözünden hiçbir şey anlamaz; ancak ödülünü alabilmek için anlamış görünmesinin en akıllıca yol olduğunu görür ve ömrü boyunca da bu tavrı sürdürür.

Biyolojide fizyolojik bir sistem vardır: Bir uyarı sürekli tekrarlanırsa, sonunda koşullu refleks dediğimiz bir alışkanlık ortaya çıkar. Birey o uyarıyla her karşılaştığında kalıplaşmış bir davranış gösterir. Bu çocukluktaki bir bireyin davranışındaki ilk yol ayrımıdır. Ya uyarının gereğini yapar ya da yaparmış gibi davranır; aslında hiçbir şey yapmaz. Bu, ülkemizde, bir kişinin aldığı ilk önemli eğitimdir.

Ana ya da baba ya da çevre, çocuğa bakarak her kelimeyi olduğundan farklı bir şekilde söyler “burna munniş, karına göbüş; parmağa mamak; göğse memiş” der arkasından da “Anladın mı?” diye onay bekler. Çocuk da bu tezatları görmekle birlikte, farkına varmaya başladığı çıkarları için anlarmış gibi davranmaya başlar. Aslında gerçek ile sorulan birbirinden farklıdır.

Biraz yaş ilerleyince, aile çocuğa “güya” daha ciddi terbiye vermeye çalışır. Verdikleri terbiye ile yaptıkları taban tabana zıttır. Yalan söyleme derler, akşam sabah yalan söylerler; bir insan doğru olmalıdır derler, telefonda konuşurken bin bir yalanı arka arkaya dizerler ve bu arada da sus gerçeği gizle gibi parmak hareketleri yaparlar; sesli konuşma derler, ancak kendileri yapılması gereken bir işin önemine göre seslerini yükseltir, bağırırcasına emir verirler; sigara içme derler, akşam sabah karşılarında sigara tüttürürler. Her gün yaşadığımız bu tutarsızlıkları anlatmaya kalkışırsak büyük bir kitap yazmamız gerekebilir. Eğitimin ikinci evresi de yalan dolanla bitirilmiştir.

Kurumsal eğitim dünyasına ayak basınca, anlatılanları anlamıyorum diyemez; dediğinde ya dayak yiyeceğini ya da geri zekâlılıkla suçlanacağını bilir. Dolayısıyla anlarmış gibi davranmayı tercih eder ve alışkanlığını iyice perçinler. Eğiticiler için de anlarmış gibi davranan bir çocuk, sürekli anlamadığını beyan ederek huzuru bozan bir çocuktan çok daha munistir.

Ergin olmuştur. Oy kullanma hakkını elde etmiştir. Çıkarı için ya da ülkesi için siyasetle ilgilenmeye başlamıştır. Ülkenin en seçilmiş topluluğu olarak milletvekillerini bilir. Ancak 500 milletvekilinin birçoğu yüz kızartıcı suçtan yargılanmak üzere mahkemeler önünde bekleyen 680 dosyası olduğunu öğrenir. En seçkin insanların neden bu kadar suç işlediğine akıl erdiremez. Özellikle devletin en üst makamlarına gelenlerin birkaç yıl içinde kendilerinin ve çevrelerinin zenginleştiğini basın aracıyla öğrenir; ancak bunun nasıl olduğunu anlayamaz. Çünkü bu insanların hemen hepsi imanı bütün insanlardır. Dinlerinin gereği haram yemenin günah olduğu da öğretilmiştir. Haram karışmadan bu kadar kısa süre içinde, çok önemli bir buluş ya da beceriye sahip olmadan, bu kadar hızlı zengin olmanın mantığını anlayamaz. Ayrıca ninesinin sandığından çıkan çıkını, ülke için yararlı hiçbir üretimde kullanmadan, düzenli olarak hiçbir işçi çalıştırmadan, hiçbir kurumsal vergi ödemeden yüzlerce villaya, yata, kata, yabancı ülkelerde yatırıma, otellere döndüren başbakanın, neden bu yolu fakir millete de öğreterek, onların da çalışmadan, riske girmeden, üretmeden, düzenli işçi çalıştırmadan, hatta ticaret defterlerine bile girmeden zengin olmanın yolunu çok sevdiği halka neden öğretmekten kaçındığını anlayamaz. Dindarların melanetlerini izleyerek göstermelik bağlandığı dininden; demokrasi havarisi geçinenlerin, işlerine gelmediği zaman ne kadar acımasız olduğunu görerek demokrasiden soğur. Dindar geçinir, dinin gereklerini yapmamaya başlar; demokrat geçinir, çağdışı davranışları ve görünümleri erdem zanneder. Evrensel tanımlara ulaşamadığı için, dini aklına geldiği gibi yorumlar; yapamazsa bu yorumu yapanların peşine takılarak cemaatin bir üyesi olur; demokrasiyi sınırsız özgürlük olarak anlamaya başlar ve uyumlu bir toplum olarak yaşamanın ödenmesi gereken bedelin adının demokrasi olduğunu hiçbir zaman kavrayamaz. Sonuçta çocuklarının geleceğini hazırlayan en önemli etmenin seçimlerde kullanacağı oy olduğunu anlayamaz ve onu bir torba pirince satmaya başlar.

Ancak çok defa anlayamadığını anlamadığı için, söylenenin tersini de yapar. Bunun en çarpıcı örneğini uçaklarda yaşarız. Uçak piste indikten sonra bile hızı saate birkaç yüz kilometre olduğu için, ani bir frende ya da çarpmada, ölümcül kazaları önleme amacıyla, uçak piste iner inmez her zaman sesli bir uyarı (anons) yapılır: “Uçağın motorları durmadan, lütfen yerinizden kalkmayınız, kemerlerinizi çözmeyiniz”. Anonsun son kelimesine gelinmeden uçaklarımızda “şıırak” diye bir ses duyulur ve ortadaki koridora çoluk çocuk, yaşlı, eli ayağı zor tutan bir takım insan dolar. Esasında bu ses, toplumun anlama özürlü oluşunun sesidir. Erken kalkanın bavulunun, yürüyen banda daha erken konulduğunu bilsem bu aceleciliği anlarım. Toplu taşıta binerken de, bilet alırken de bir veznenin önünde beklerken de her zaman birileri önünüze geçmeye çalışır; hatta toplum bunun için bir de terminoloji geliştirmiş durumda: Kaynak yapma. Bütün bunlar niye? Başka bir insanın duygusunu ve haklarını anlama yetisi gelişmediği için. Müdahale ettiğinizde de bunu kişilik haklarına bir müdahale olarak alır, algılar. Dolayısıyla kaynak yapan bir kişiyi uyarmadan da çekinilir.

toplumun geniş bir kesimini sardığından, demokrasimizden, eğitimimize; sağlığımızdan, güvenliğimize kadar her şeyde aksaklıklar ve kusurlar ortaya çıkar. Sigara zararlıdır içme dersin anlamaz; ülkeye ağır bir sağlık faturası ödetir; hatalı solama dersin, yazarsın, uyarırsın, sollar, yolları kan gölüne çevirir; çocuğunu doğru dürüst okut (eğit) dersin, eğitim kurumlarındaki birkaç sapkın örneği önüne getirerek ahlaksızlıktan dem vurmaya başlar ya da günah der; mali gücün yoksa sakın üreme dersin, onu hemen yatağa git çocuk yap olarak anlar; her yıl çocuk yaparak sosyal sefaleti artırır; arkasından da bunu anlayışsızlığına değil, kader kısmete bağlar; oy için verilen ianeyi (bir anlamda) rüşveti alır, onurunu satar, kaynağını anlama zahmetine girmez; hiçbir bilimsel araştıramaya ilgi duymaz; zamanını sadece anlayacağı spor tartışmalarına, sulu televizyon gösterilerine ve dizilere ayırır.

Anlama, geleceği görmedir. Bu nedenle hem bireyler hem de toplum ve özellikle de toplumun seçtiği yönetimler, geleceğin hazırladığı tuzakları anlayamadıkları ve göremedikleri için, siyasi tarihimiz düşülen tuzakların acı öyküleriyle doludur. Avrupa Birliği üyelerinin ve halkının bizim hakkımızda –gerçekten- ne düşündüklerini anlayamadığımız ve doğru dürüst analiz edemediğimiz için, anlamazlıktan gelerek, köprüyü geçmeye çalışıyoruz. Uygun ve onurlu bir yol izleyerek geçebileceğimiz bir köprüden, kolumuzu bacağımızı feda ederek yürüyeceğimiz bir köprünün sonunun, köprüye ayak basmayandan daha beter olabileceğini de anlayamıyoruz. Çünkü bir şeylere ulaşmak için, aklını ve mantığını kullanmayı henüz öğrenmemiş daha aşağı organizmalardan miras aldığımız –hedefe- bir an önce ulaşmak dürtüsü, insana özgü anlama yetisini baskılıyor da ondan…

Böylece birçok şeyi anladığınızda hem sizin için hem de dünya için çok geç kalınmış oluyor. Örneğin Irak Devletinin 70.000’i aşkın askerden oluşan Cumhuriyet Muhafızları denen son derece donanımlı birliği “birruh biddem nefdik ya saddam” yeminiyle Saddam’a can ve kanlarıyla bağlı olduğunu beyan etmesine karşın, Körfez Savaşında tek bir kurşun atmadan Amerika’ya teslim oldu; hatta heykelinin yıkımı sırasında ipi çekenlerinin bir kısmının da bu kesime ait olduğu söylendi. Ancak bugün bizim ülkemizde de bir yanlarıyla demokrasi havarisi geçinenler, bir yanlarıyla Amerikancı ya da Avrupa Birliği hayranı olanlar, Irak’ta işgal başlar başlamaz, birkaç gün içerisinde, bu mümtaz birliğin yaklaşık 300 üst düzey komutanın aileleri ve bütün bunlara çanak tutan birçok Amerikancı köşe yazarı ile birlikte, Amerika’da adresi bilinmeyen, daha önce hazırlanmış özel villalara nakledilmelerinin mantığını anlayamadıkları için, bugün çeşitli adlar altında yürütülen operasyonların esas nedenini de anlayamamaktadırlar.

Anladıklarında, demokrasi adı altında Türk Devletine ve onun aslı unsurlarına yönelik yıkıcı eylemleri teşvik edenlerin Amerika’da ya da Avrupa’da, kendilerinin de ülkelerinde gizli ya da açık esaret altında olduğunu göreceklerdir.

Türkiye 2009 yılında galiba alışılagelmişin dışında yetkilerle donatılmış –yeni bir- Güvenlik Müsteşarlığı kurdu. Kuruluş yasasına burada yabancı uyruklu uzman kişiler çalıştırabilir ibaresi kondu. Türkiye’ye girdiği bildirilen ve aylardır nerede olduğu bilinemeyen ya da bilinip de açıklanamayan onlarca (yarı resmi ağızlara göre 35, resmi olmayan ağızlara göre 350) Amerikalı istihbaratçı gündemde iken, böyle bir yapılanmanın başımıza neler açabileceğini anlayamamayı doğrusu tarihsel bir yanılgı olarak görmek gerekir.

Böyle bir tezgâhtan geçmiş bir insan, geniş anlamda toplum, çevresinde olup bitenleri anlayamaz; anlamadan çekinir; bir zaman sonra da anlamadığını bile anlayamaz. Her duyduğuna inanır; özellikle ailesi tarafından verilen telkinlerden hiçbir zaman kurtulamaz; bunun sonucu olarak dogmasını değiştirmeye yanaşmaz. Çünkü dogma kendisine verilen ilk eğitimdir ve taze beynine yerleştirilmiş, düşünme yollarını (bilgi yollarını) kapatan ilk yıkıcı narkozdur. İşte toplumun birçok konuyu konuşmayı bile tehlikeli bulması, tartışmaya açmaması; hatta bazı dönemlerde bırakın eylemi, düşünmeye bile ceza uygulanması böyle bir sosyolojik-psikolojik bozukluğun sonucudur.

Semavi dinlerde kutsal kitapların dili ile (Tevrat, İncil ve Kur’an) halkın günlük dilinin ve yazım tarzının birbirinden ayrı olması, bireyin hiçbir şey anlamadan anlarmış gibi davranmasını iyice pekiştiren başka bir tarz olarak toplumun yapısına girmiştir. Bu nedenle, hiç anlamadığımız dualara ağlayarak ve teslimiyet ile tepki veririz. Okunan duanın ve kutsal kitaptaki kısımların içeriği hiç önemli değildir; yeter ki anlayamadığımız bir dille bize anlatılsın (her zaman bilmediğimiz bir dilden bir anlatımı bile, ses uyumunu sağlamak koşuluyla kutsal bir metin olarak yutturabiliriz). Biz zaten anlayamadığımız şeyler için, anlarmış gibi davranmanın çoktan ustası olmuşuz. Ancak bu kusurumuzu yüzümüze vuran, yani anlayamadığımız şeylere bel bağlamanın ne büyük bir hata olduğunu söyleyen herkese, en şiddetli tepkiyi gösteririz; çünkü geçmişle yüzleşmekten korkar hale gelmişizdir. Bu nedenle de kutsal sayılan her şeyin, geçmişte de bugün de (görünürde belki daha uzun yıllar) tartışmaya açılması yasaklanmıştır (hatta yasalarımızla). Bunun tersini savunanları imansız-dinsiz olarak suçlarız; kutsal söylemlerin anlayabildiğimiz bir dilden verilmesini, manevi coşkularımızı bozuyor diye kınarız; esasında bozulan manevi coşkularımız değil, bir türlü kurtulamadığımız ezberimizdir. Anlamamayı zevk haline getiren bir toplum başka nasıl davranabilir ki?

Eğer anlayamıyorsanız, başkasının anladığını anlayamazsınız. Böylece sizin dogmanızı kaşıyan ve sömüren kesimlerin dışında hiçbir kişiye ya da kuruma inanmazsınız. Bunun için uzağa gitmeye gerek yok birkaç yüzyıllık tarihimize göz atmamız yeterli. Evrensel gelişmelerin hemen hepsi tehdit olarak algılanmış ve toplum cehalet bataklığına sürüklendikçe sürüklenmiş. Bugün farklı mı diye düşünebilirsiniz? Bunun için de çok kafa yormaya gerek yok. Örneğin eğer alışkanlıklarımıza, geleneklerimize ters, hatta geleceğimizi tehdit edecek bir durumu yasal hale getirecek bir yasa çıkaracaksak, bunu tartışma gereğini duymadığımız, anlamadan da evet diyeceğimiz kolaycı bir yol bulundu: Avrupa Birliğine girme işlemi dolayısıyla (Avrupa Müktesebatı) dendi mi; akan sular duruyor; öyleyse doğrudur deniyor. Geçmişte ve bugün anlamadığı duaya âmin diyenler, bugün Avrupa’nın dayatmalarına gözü kapalı evet diyen kesime dönüştü…

Anlayamamanın sonuçları ürkütücüdür. Hatalı ev yapar ya da evini fayın üzerine kurar, depremde ya da kendi kendine yıkılır; bunu kadınların çıplak gezmesine bağlar. Dereye ev yapar selden gider, felaket olarak algılar; takdiri ilahi olarak tanımlar. Yakın akrabası ile evlenir, özürlü çocuğunu, günahından dolayı Tanrının bir cezalandırması olarak algılar. Doğal olayların hemen hepsini felaket olarak niteler. Kendi kusurunu anlayamaz; anlayamadığı için nedeni araştırmaz; araştırmayınca eksikliği giderecek yolu bulamaz. Takdiri ilahi ile- bela arasında debelenip durur. Kendini değiştirecek hiçbir zahmette bulunmaz; kitap okumaz, kurslara gitmez, beceri geliştirecek işlerle ilgilenmez; para bulursa hacca gider, kurban keser; bilimsel araştırmalara ‘benim kafam basmaz” diyerek destek olmaz, kaynak ayırmaz. Ülkemizin bazı illerinde sık sık söylendiği gibi, argo bir şekilde şu cümleyle düşüncesini dile getirir: Fazla bilgi delikanlıyı bozar. Sonuç olarak yüzyıllardır ülkesine kurulan tuzağı, bu tuzağı hazırlayanları, o tuzağın ülkesindeki uzantılarını, siyasilerin sömürüsünü anlayamaz, kendi çıkarı hariç (bazen onu da) hiçbir şeyin neden sonuç ilişkisini değerlendiremez. Bu anlayış kıtlığı nedeniyle demokrasi kandırmacısı içerisinde yönlendirilerek, hem gerçek demokrasinin yerleşmesine engel olur, yağmaya göz yumar, dostu-düşmanı ayıramaz hali gelir ve demokrasiyi sonunda kuralsızlık olarak niteler. Artistlerin, sporcuların, mankenlerin günlük yaşamını ezbere bilmeyi kültür; lüks tüketim mallarını tanımayı gelişmişlik; magazin haberlerini de bilgi olarak sunmaya çalışır. Anlaması gereken her şeyden uzak durur…

Anlayanla anlamayanı ayırmanın en emin yolu, bu insanların önerilerinin ya da yaptıklarının sonuçlarını izlemeyle öğrenmedir. Tarihimiz bu örnekler bakımından çok zengindir. Örneğin bir zamanlar Köy Enstitülerini yerin dibine batıranları ve yok edenleri baş tacı ettik; bunun ne büyük bir hata olduğunu ancak yarım yüzyıl sonra anladık (anladık diyorsak herkesin anladığını kast etmiyoruz). Atatürk’ün ölümünden sonra yapılan anlaşmaları; özellikle 1950’li yıllarda malum ülkelerle yapılan anlaşmaları, Türkiye’nin batılılaşma projesi olarak sunduk, algıladık; bunun kucağa oturma olduğunu yine yarım yüzyıl sonra anlamaya başladık. Osmanlıdan başlayarak günümüze kadar yüzlerce örnek vermek mümkündür. Bir ülke nasıl oluyor da yaptığı anlaşmaların hemen hepsinden –er ya da geç- kazık yiyor? Bana İngilizlerle ya da Amerikalılarla yaptığımız her hangi bir anlaşma gösterebilir misiniz ki, bu anlaşmalardan biz daha çok yararlı olarak çıkmış olalım? Gelin görün ki, tüm bu olumsuzlukları yaşatanları bugün biz hala kahraman olarak görmeye devam ediyoruz. Anı anlayamamanın – bilgi eksikliğinden dolayı- savunulabilir bir tarafı olabilir; ancak yarım yüzyıl sonra bile bugün başımıza gelenlerin geçmişteki yöneticilerin basiretsizliğinden kaynaklandığını anlayamamış olmamız ciddi bir sorunumuz olduğunun işaretidir. Anlama, anı kavramanın ötesinde geleceği görmedir. Devlet yönetimine yansıtırsak, eğitim ister, bilgi ister, kadro ister, arşiv ister, tarihsel bilinç ister, kurumsallaşma ister; en önemlisi ırk, din, ekonomik fanatizmden kurtulmuş, ülkenin geleceğini çıkarına feda etmeyecek, ufku değil, ufkun ötesini görebilecek yönetim kadrosu ister.

26.02.2011 yılında Türkiye’yi ziyaret eden; hava alanında inerken protokoldekilerin elini sakız çiğneyerek sıkan Fransa Başkanı Nicolas Sarkozy, Türkiye Cumhurbaşkanının ve Başbakanın yüzüne adeta şu cümleleri dalga geçer gibi çarpıyordu: “Sürekli demokrasinizin güçlendiğinden ve mükemmelleştiğinden söz ediyorsunuz; o zaman, Avrupa Birliğinizde ne işiniz var? Avrupa Birliği öncelikle bir demokrasi projesidir. Siz belli ki bunu başarmışsınız. Ekonominizin gücünden dem vuruyorsunuz. Bu da Avrupa Birliğinin amaçları arasında; belli ki Siz onu da başarmışsınız”.

Ancak gerçek düşüncesini yine şamar gibi söylemekten kaçınmadı. “Türkiye’nin bu ortaklıkta yer almasını doğru (ve mümkün) bulmuyoruz”. Böyle bir cümleyi Alman Şanşölyesi (başbakanı) Angela Merkel söylemişti: “Avrupa Birliği bir Hıristiyan birliğidir; burada Türklerin yeri yoktur”.

Sarkozy bu söylemini çok daha ağır bir serzenişle sürdürdü: “Türkler kendilerinin aşağılandığı hissine kapılmaması için bir çıkar yol bulunmalıdır”.

Bütün bunların altında yatan –yöneticilerimiz ne söylerse söylesin- din farkıdır. Bunu da yadırgamamak gerekir. Çünkü bir kişinin doğumundan ölümüne kadar farklı bir yaşam tarzını getiren bu farklılık, toplumların bir araya gelmesini önleyen en önemli unsur olarak görülmektedir. Dini öğretiyi ve dini yaşam tarzını güçlendirmeye çalışan; bunu bizzat kendi aile bireylerinin giyim kuşamı ile dünyaya göstere bir yönetimi batınını kendi içine alacağına inanıyor musunuz? Açıkça Türkiye’de savaş yolu ile başaramayacakları bazı amaçlarını gerçekleştirinceye kadar oyalamaya devam edecekler. Halkımızın en az bunu anlaması gerekiyor. Eğer anlamıyorlarsa, -bu birliğe istenerek değil, zorunlu olarak alınabilmemiz için- Batı Dünyasının çıkarlarını Kore’de, Somali’de, Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de korumaya yönelik operasyonlarda başarılı hizmet veren Türkiye’nin, çok daha geniş kapsamlı bir operasyonda (dileriz bu İran olmaz) yer almasını ve çocuklarının feda edilmesini beklemelidirler…

İlk olarak Tunus’ta, daha sonra Libya’da, şimdi Suriye’de başlatılan ve sürmekte olan “sözüm ona özgürlük” operasyonlarının baş aktörü olmasa dahi tetikçisi durumuna düşürülmüş olan Türkiye’nin “NATO’nun bu ülkelerde ne işi var” diye en yetkili ağızdan açıklama yaptıktan sonra, gemilerini ve uçaklarını göndermesini bakalım gelecek nesil nasıl anlayacak? Komşumuz Suriye’de –beğenelim ya da beğenmeyelim- kurulu düzeni yıkmaya çalışan insanlara kucak açmanın, doğru olup olmamasını bir yana bıraksa da, Halep Valisi’nin “Türkiye bu bölücülere silah yardımı yapıyor” tarzındaki açıklamasının altından nasıl kalkarız? Bu, Kuzey Irak’ta yine Türkiye’nin yardımı ile kurulduğu söylenen ayrılıkçı özerk devletin, Türkiye için ciddi tehdit oluşturan unsurlara kucak açmasını ve yardım etmesini meşrulaştırmıyor mu? Bir millet anlayıp anlamadığını ancak oylarıyla belli eder…

Güzel yıldız Angelina Jolie, dünyada bu şekildeki kampları gezerek çocukları seviyormuş. Ancak sevdiği çocukların hepsi ne hikmetse Amerika’nın oyunları ile zor duruma düşmüş yandaş kesimin çocukları. Anadolu’da bir söz vardır: Sanki “bunlar Allahın kulu da, öbürleri koltuğunun kılı mı?”

Türkiye de bu güzel yıldızı neredeyse devlet töreni ile karşıladı; geçtiği yerlere asfalt ve gülsuyu döktü. Angelina Jolie, belli ki Suriye’de bölücülük işlevlerine karışanları, güzel yüzü ve arkasındaki basın ordusu ile bir çeşit kutsadı. Halkımız da oradaydı, onu görebilmek için birbirlerini çiğnediler; ancak 30 yıldır Filistin’de çocuklara da yönelik ölümcül saldırılara bir şey söyle, yaklaşık yarım yüzyıldır çadırlarda hem de ambargo altında yaşayan Filistinli çocuklara da bir uğra diye hiç kimsenin bir talebi olmadı… Kaldı ki, Suriye’den gelen rejim karşıtları günde 3 öğün dört çeşit sıcak yemeğin yanı sıra, yatağa girmeden misafirperver ülkemiz tarafından hemen kurulmuş olan uydu antenli televizyonlara bile sahipler.

Petrolünün denetimini tümüyle egemen güçlerin emrine vermiş, kadınlarının araba kullanması ve yalnız başına sokağa çıkması dahi yasaklanmış, her türlü çağ dışı yasaların uygulandığı diğer Arap ülkeleri batının en sadık (tabii onların dostu bizim de –istesek de istemesek de- dostumuz olduğu için) dostu olarak siyaset dünyasında boy göstermeye devam ediyorlar. Türkiye bu ikilemin içinden nasıl kurtulacak? Olsa olsa Atatürk’ün dünyaya bakış açısıyla olabilirdi; o da gün be gün zayıflatıldığı için, işimiz zor görünüyor.

Genellikle doğru söyleyip yanlış yapan Süleyman Demirel’in seçim meydanlarında söylediği bir söz vardı: “Turpun büyüğü heybede”. Rejimini beğensek de beğenmesek de, dünya petrolünün rezerv olarak ilk birkaçından birini ve doğal gazın en zengin rezervini barındıran İran, -belle ki tüm riskleri göz önüne alarak- egemen güçlere karşı kişilikli bir politika izliyor; kendi kaynaklarına sahip çıkmak istiyor. Ancak terslik, batı bu bölgede kişilikli ülke istemiyor. Bu nedenle hesabı görülmeli. Bu hesap kiminle görülecek. Tunus’ta, Libya’da, Suriye’de, Somali’de, Afganistan’da, Lübnan’da kiminle görülmüş ise tabii ki onunla… Önemli yerlerde bu tuzağı görenler ayıklandı, ayıklanıyor; geri kalanların tartıştığı en önemli konu şampiyon olacak takımı tahmin etme…

Kıbrıs’ın Karadeniz’de yer aldığını, Nil ve Missisipi nehirlerinin Türkiye’nin nehirleri olduğunu, CHP’nin liderinin şu anda İsmet İnönü olduğunu söyleyen bir gençlik yetiştirmiş olan bu ülkenin bütün bunları anlamasını ve gerekli önlemleri almasını beklemek mucizeye inanmak olur.

Geçmiş de anlama güçlükleriyle dolu

Geçmişte Cezayir’in bağımsızlığına karşı çıkan; Süveyş Kanalını işgal etmeye kalkışan İngiliz ve Fransız birliklerine İncirlikten destek veren; Irak’ı yerle bir eden uçaklara 105.000 çıkış izni veren; Ortadoğu devletlerinde özgürlüğe giden yolu tıkamak için Ankara’da CENTO’nun kurulmasına dört elle sarılan; İran’ın petrollerini millileştirmeye kalkışan Musaddık’ı yok etmek için istihbarat desteği veren ve Amerika’yı bizzat bu göreve davet eden; Türk istihbaratının (MİT) Amerika üzerinden bilgi aktarmasını karara bağlayan; Türk Milli eğitimini düzenlemek için Türk ve Amerikalılardan oluşan uzmanlara (Amerikalı uzmanların oy ağırlığı daha fazla olma kaydıyla) geleceğimizi teslim eden ve daha onlarcasını, Türk Milletinin tarihine kara leke olarak geçirenleri, ayağımıza pranga edenleri, Türk Tarihi’nin büyükleri olarak görmeye ve sunmaya devam ederseniz, bundan sonra olacakları da anlayamayacaksınız; kazık yedikçe yiyeceksiniz…

Bugün, 2010-2011 yılında söylenen sözlerin, yapılan hareketlerin, alınan kararların, hamasi nutukların sonuçlarını birkaç on yılda göreceğiz. Eğitilmiş devletlerin kadroları balık hafızalı değildir. Kapitalist ülkelerin politikaları da duygusal değildir. Hesaplıdır; çıkarcıdır ve özellikle de kincidir. Yeri geldiğinde yapacaklarını yaparlar. Anlamıyor musunuz? Lozan anlaşmasının muhasebesini batı dünyası hala kapatmamış. İcazet almadan yapılan Kıbrıs Hareketinin faturasını yarım yüzyıl geçmesine karşın hala Türkiye’ye ödettirmeye çalışıyorlar. 2010 yılında Akdeniz’de Türkiye destekli meydana gelen olayların “Mavi Marmaris” gemisinin faturasını dilerim –iç ve dış güvenliğimizi taciz edecek şekilde- ödettirmezler. Ancak konuşmaların düzeyine bakılırsa şu Karadeniz fıkrasını anımsamadan geçemeyiz:

Sesi yarın çıkacak

Karadenizli hapse düşer, bin bir cefadan sonra kaçmaya karar verir ve eline bir demir testeresi geçirerek, pencere demirlerini kesmeye başlar. Kapının arasından bunu gören gardiyan içeri girer ve ona:

– Ulan Temel Temel, o elindekiyle ne yaparsın?

– Kemençe çalirem

– Pekala! Kemençe çalirsen sesi niye çıkmıyor?

– Onin sesi yarin çıkacak…

İnsan, özellikle çocuk duyu organlarının tümü, çevreyi tanımayı, neden sonuç ilişkisini öğrenmeyi, dünyanın neresine giderseniz gidin başka bir insanla anlaşacak, tartışacak; ona bir şeyler verecek, bir şeyler alacak şekilde evrimleşmeyi öngörmüştür. Bu kanallar eğitimsizlikten ya da zorbalıkla ya da yobazlıktan dolayı kapatıldığı oranda kişinin çevreyle bağlantısı zayıflar ya da kesilir. Bu nedenle dogmatikler yeni ortamlarda kendilerini hep huzursuz olarak görür; kendi gibi olmayanları da tehdit algılar.

Aklen kazanılan bilgiler insanı yüceltir; naklen kazanılanlar ise köreltir A/D

İlk olarak, bir kişi doğduğu için, nereden geldiğini öğrenmek ister. Cevap hazırdır: Seni melekler getirdi ya da Allah ya da tanrı yaşattı. Tanrıyı ya da Allah’ı sorar: Herkese eşit mesafede, adil, kulunu seven ve koruyan bir güç olarak tanıtılır. Ancak, çocuk biraz büyüyüp de çevreyi gözlemlemeye başlayınca, doğmanın esiri olmamışsa, Allahın kulları olan zencilerin, beyazların farkını; bir insanın doğduğu tarihin, yerin, ailenin neden farklı olduğu çelişkisini görmeye başlar. Tanrının kullarına sevgisi ve eşitlik özelliği ile çevresinde –sadece kaderin bir cilvesi gibi görünen- perişanlığın çelişkisini görmeye başlar; ancak dile getiremez; çünkü ailesi ve toplum, böyle bir çelişkiyi dile getirip “böyle şey olmaz” diyenlere yanacağı bir cehennem; sorgulamadan iman edenlere de güzellikler içinde ebedi yaşayacağı bir cennet hazırlamıştır. Burada anlamaya çalışma çok tehlikeli sonuçlara; anlamadan yaşama da güzelliklere vesile olacaktır… Tercih sizin: Ya sömürü düzeniyle çatışmayı göz alamayarak anlamadan –ot gibi- yaşarsınız ya da tehditleri göğüsleyerek bu yaşamı anlayarak derinliğine yaşarsınız.

Prof. Dr. Ali Demirsoy

Hacettepe Üniversitesi

Yorumunuzu Yazınız

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir